ÇAĞRIDAKİ SIR, SEMÂDAKİ NUR

img_37512

     ÇAĞRI’DAKİ  SIR,   SEMÂDAKİ NUR (*)                                                                                                                                                                                                                                                                                                                               Uzaklardan çok uzaklardan gelir ses, ama sanki yanıbaşındadır;
” Hadi sen de, sen de… ” der gibi yakın, bir ana kucağı gibi sıcak’tır “gel”

Dereleri,  gölleri, nehirleri, denizleri;  bağları, bahçeleri, ovaları, bayırları aşıp gelmiştir de,
yumuşak; hem de kadife gibi yumuşak’tır “gel ”
Çiçeğe, böceğe, karaya, havaya,  kuşa, kurda konmuştur da yine katkısız ve katıksız,
yine saf,  yine duru;  bir ana sütü gibi berrak’tır  “gel ”

Çölü,  yeşile;  kini, sevgiye; dikeni, güle çevirmeye bir akit;
düşmanı dost, savaşı barış, geceyi gündüz yapmaya bir vakit`tir “gel”

‘Şer değil hayır, eğri değil doğru, çirkin değil güzel’ demek için bir avdet’tir “gel ”

Mini mini, masum bebeklerin feryatlarını dünyanın öbür ucundan duymak için değil de;
annesinin söylediği ninnilerle, mışıl mışıl uyuyan bebeklerin nefes alışını dinlemek için
bir davet’tir “gel”

Kırmayıp, tamir eden;  bozmayıp yapan;  üzmeyip seven, ayırmayıp birleştiren,
ney sesiyle harmanlanmış bir yalvarış, ‘bir yakarış’tır “gel”

Gence,  ihtiyara;  kadına,  erkeğe;  beyaza, zenciye;  sünniye, aleviye;   yahudiye, mecûsiye
bir çağrı’dır  “gel ”

……………………………………………………….

Ya Konya, Ya Konya Ne durumdadır ?…

Mevlâna’sını bağrına basan Konya 17 Aralık`ta, kendisini deyip gelenleri de
bağrına basmaya hazır beklemededir…

Konya artık, Mevlâna`sının ” Ne olursan ol, gel!.. ” çağrısına kulak verenlerin mekânı;
“Gez dünyayı,  gör Konya`yı ” davetine icabet edenlerin diyarıdır…

Umutsuzluk  kapılarını açar olmuştur  artık bütün anahtarlar,
kıvrım kıvrım bütün yollar da,  Konya`ya çıkar olmuştur artık…

Oluklar artık burada çift değil, tek akar olmuş;  kir değil, nur saçar olmuştur bütün çeşmeler…

Öyleyse  an,  işte  bu ‘an!’
‘800 (**)musluklu  çeşme’ den  testileri doldurduğun an, işte o an, işte o zaman!..

Çişil çişil yağan mağfiret yağmurlarıyla toprak mis gibi, hava kırılıp yumaşamış;
dikenler yok olmuş, sevgi tomurcukları açmış, gönül meyveleri olgunlaşmaya
başlamıştır artık.

Konya  tılsımlı bir şehirdir artık…
Mâna iklimine girmiş, uhrevî bir havada hûşû içindedir…
Rahmet yüklüdür  her köşesi,  vecd ile bin secde etmekte her taşı;
hikmet doludur her seccadesi, her bir nakışı…
Nasılsa mezar taşı (sikke) başta;  kefen de (tennure) hazır, üsttedir…
Hatta hırka yani  öz, yani  kara toprak, yani en sadık yâr dahi her an hazır, huzurda beklemededir…

İşte şimdi Konya  sırlarla süslü,  gizemli ve çok  güzel, erdemli ve çok özel  bir şehirdir artık…
Öyleyse sırları bir bir çözme zamanı, vuslata erme vaktidir artık

Olanca samimiyet ve içtenlikle dil ikrarda, kalp tasdikte Allah`a gitme vaktidir artık…
Baş dönmeden, göz kararmadan  Allah(c.c.)`a varma zamanı,  Allah’a vasıl olma vaktidir artık…

Allah`tan gelinmiş ve yine Allah’a gidilecek,  “rücû” edilerek, aslına dönülecektir artık…

……………………………………………………….
Buyrun haydi   Semâ’ya…
Buyrun  efendim haydi Hû’ya…
Haydi  mirim buyrun semâya…
Semâ… adını göklerden alan Semâ…
Olsa da yukarılarda, ‘yukardan bakma’yan Semâ…

Seninle hem  ayaklar yerde,  toprak’ta; hem   gözler gökte, gönül Hakk’tadır değil mi Semâ?..
“Öyleyse sağ el yukarda,  sol el biraz aşağıda olmalı;
sağla sol özdeşleşirken yukarı ile aşağı bütünleşsin!” değil mi semâ?..

“Sağ el, Hakk’a doğru açık;  isteyen,  yalvaran, yakaran;
Sol el, halka doğru açık; ektiğini biçen, aldığını veren, hissesini dağıtan!” olsun değil mi semâ?..
Böyledir aslolan,  böyle ister Yaradan…
Böyledir  yakışık alan: Ne kadar çok  vermişse sana  Yaradan;  o kadar çok pay etmeli  insan-ı kâmil olan!..
Budur insaniyet, budur hikmet, budur hakkaniyet!..
Budur “canlar canını buldum,  kovanım yağma olsun” diyebilmek değil mi Yunus Emre’m Pîrim?..

…………..

Sonra parmaklar üzerinde ağır ağır dönüş, toprağa bir yumuşakça dokunuş…

Bu ağır ağır  dönüş  Ve bir /den  bir /e perde perde yükseliş;
ne bir dansta, ne de bir musikidedir….
Bu, ağır ağır dönüş ve bu  perde perde yükseliş sadece semadadır…

Bu dönüş, mânâ ikliminde yoğrulan mayanın aşk iksiriyle kabarması, coşması;
Allah(c.c.) aşkı’nın  ateşiyle gönlün yanıp tutuşması’dır.

Bu dönüş, tutaşan gönüllere ilaç;  dizlere derman’dır.
Bu dönüş,  diyarlarda değil,  gönüllerde yansıma’dır.

Bu dönüş,  yokluk`tan;  varlık`a dönmedir.
Bu dönüş,  çokluk’tan;  birlik’e dönmedir…
Bu dönüş:
Şeb-i arus`ta,  vuslat `ı  arama;   vuslat`ta   şeb-i arus`u  bulmadır.
Bu dönüş Vahdet’e  Vasıl olma’dır….
……………………………………………………

17  Aralıklarda,  şafaklarla birlikte semâya bakanlar sürü sürü kuşun, süzüle süzüle uçtuğunu görürler.
Mevlâna Diyarı’ndan göğe yükselen kuşların kanat şakırtıları, uzaklardan çook uzaklardan duyulur…
Kış ortasında hava sıcak,  hava yumuşak, hava berrak`tır.

Çağrı`daki Sır” çözülmüş;  “Semâdan ‘çişil çişil’ Nur” yağmadadır…}
……………………………………………………………………………………………….
Dipnot:
(*) Yeni güncellemesi ile   (**)Mevlâna Hazretleri’nin 800. Doğum Yıldönümü idi 2007 ve
Unesco( Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) bu yılı “Mevlâna Yılı” ilân etmişti..

Not: Bu makale, Poetik Haber.Net’ten alınmıştır.20.12.2016

Continue Reading

BİR  DERGİDEN…BİR DERYA’YA…

                                                        Semra Meral

18

[ “Öğretmensiz  birer  okul,  ustasız birer atölye’dir  bizim dergiler,  dergilerimiz…
Elektriksiz birer ışık kaynağı,  ayaksız  birer  kültür elçisi’dir bizim dergiler,  dergilerimiz…
‘İmzası çok’  birer  sanat eseri,   ‘parası yok’  birer dayanışma merkezi’dir  bizim  dergiler, dergilerimiz…
Ebedî değil, –hatta belki çok kısa  ömürlü—ama  ‘ edebî  birer edebiyat  ekolü’dür
bizim dergiler, dergilerimiz…”s.m.] deriz demesine de;

bir düşünür’ce tasavvur edilmiş,
Meriç ‘Cemil’ce cem edilmiş,  bir darb-ı mesel gibi kabul görmüş
“Dergiler, hür tefekkürün kaleleridir…” söylemi kadar;  etkin ve keskin bir tarife ulaşabilir mi
ki  kelâmımız?..

Ve de,  ne dergilerimizin  edebiyatımızdaki  ehemmiyetlerini  anlatmakla bitirebilir;
ne de dergilerin tatlı (!) dertlerini  sıralamakla bitirebilir miyiz ki?!..
Biz en iyisi şimdilik –zamanıdır da üstelik—‘Bir  Dergimiz’de  duralım…
Ve o dergideki bir yazımızla;  bu sefer Konya’ya,  Mevlâna’ya  Ve dee 17 Aralık’a gidelim…
Gidelim,  gidelim ki;
semadaki rahmet’e  dahil,

Şeb-i Arus’taki  hikmet’e  vakıf  olalım  inş’Allah,   biz de!..

………………………………………..
Toşayad yani Tokat Şairler ve yazarlar Derneği’nin bir yayın organı olarak
10.yılını;  38. sayısıyla kutlayan ‘KÜMBET’ kapağında:
“T.C. Kültür ve Turizm  Bakanlığı Dergimizin Abonesidir.” ibaresine yer vermekte…

Yılda dört defa ama dört dörtlük bir gayretle  seslenirken Tokat’tan;
kendisini bir  ‘eğitim, kültür, sanat ve edebiyat’ dergisi olarak ifade eder…
Zaman zaman  ebediyete göç eden  özel ve güzel şahsiyetler için özel dosyalar
hazırlarken Kümbet’imiz,  çoğu  zaman da;  eldeki değerler uçup gitmeden sahip çıkmak için
düzenlediği  toplantıların yansımasını aktarır sayfalarına…


Ki işte bu özel dosyalardan biri de, “2007 Dünya Mevlâna Yılı” oluşu nedeniyle hazırlanan ‘Hz.Mevlâna’ dosyası idi ki, biz de bu deryaya bir damla bırakabilme umudu ile aşağıdaki yazımızı hürmet ve muhabbetlerle uğurlamıştık   dergimiz’e…

{ ÇAĞRI’DAKİ  SIR,   SEMÂDAKİ NUR (*)

Uzaklardan çok uzaklardan gelir ses, ama sanki yanıbaşındadır;
” Hadi sen de, sen de… ” der gibi yakın, bir ana kucağı gibi sıcak’tır “gel”

Dereleri,  gölleri, nehirleri, denizleri;  bağları, bahçeleri, ovaları, bayırları aşıp gelmiştir de,
yumuşak; hem de kadife gibi yumuşak’tır “gel ”
Çiçeğe, böceğe, karaya, havaya,  kuşa, kurda konmuştur da yine katkısız ve katıksız,
yine saf,  yine duru;  bir ana sütü gibi berrak’tır  “gel ”

Çölü,  yeşile;  kini, sevgiye; dikeni, güle çevirmeye bir akit;
düşmanı dost, savaşı barış, geceyi gündüz yapmaya bir vakit`tir “gel”

‘Şer değil hayır, eğri değil doğru, çirkin değil güzel’ demek için bir avdet’tir “gel ”

Mini mini, masum bebeklerin feryatlarını dünyanın öbür ucundan duymak için değil de;
annesinin söylediği ninnilerle, mışıl mışıl uyuyan bebeklerin nefes alışını dinlemek için
bir davet’tir “gel”

Kırmayıp, tamir eden;  bozmayıp yapan;  üzmeyip seven, ayırmayıp birleştiren,
ney sesiyle harmanlanmış bir yalvarış, ‘bir yakarış’tır “gel”

Gence,  ihtiyara;  kadına,  erkeğe;  beyaza, zenciye;  sünniye, aleviye;   yahudiye, mecûsiye
bir çağrı’dır  “gel ”

……………………………………………………….

Ya Konya, Ya Konya Ne durumdadır ?…

Mevlâna’sını bağrına basan Konya 17 Aralık`ta, kendisini deyip gelenleri de
bağrına basmaya hazır beklemededir…

Konya artık, Mevlâna`sının ” Ne olursan ol, gel!.. ” çağrısına kulak verenlerin mekânı;
“Gez dünyayı,  gör Konya`yı ” davetine icabet edenlerin diyarıdır…

Umutsuzluk  kapılarını açar olmuştur  artık bütün anahtarlar,
kıvrım kıvrım bütün yollar da,  Konya`ya çıkar olmuştur artık…

Oluklar artık burada çift değil, tek akar olmuş;  kir değil, nur saçar olmuştur bütün çeşmeler…

Öyleyse  an,  işte  bu ‘an!’
‘800 (**)musluklu  çeşme’ den  testileri doldurduğun an, işte o an, işte o zaman!..

Çişil çişil yağan mağfiret yağmurlarıyla toprak mis gibi, hava kırılıp yumaşamış;
dikenler yok olmuş, sevgi tomurcukları açmış, gönül meyveleri olgunlaşmaya
başlamıştır artık.

Konya  tılsımlı bir şehirdir artık…
Mâna iklimine girmiş, uhrevî bir havada hûşû içindedir…
Rahmet yüklüdür  her köşesi,  vecd ile bin secde etmekte her taşı;
hikmet doludur her seccadesi, her bir nakışı…
Nasılsa mezar taşı (sikke) başta;  kefen de (tennure) hazır, üsttedir…
Hatta hırka yani  öz, yani  kara toprak, yani en sadık yâr dahi her an hazır, huzurda beklemededir…

İşte şimdi Konya  sırlarla süslü,  gizemli ve çok  güzel, erdemli ve çok özel  bir şehirdir artık…
Öyleyse sırları bir bir çözme zamanı, vuslata erme vaktidir artık

Olanca samimiyet ve içtenlikle dil ikrarda, kalp tasdikte Allah`a gitme vaktidir artık…
Baş dönmeden, göz kararmadan  Allah(c.c.)`a varma zamanı,  Allah’a vasıl olma vaktidir artık…

Allah`tan gelinmiş ve yine Allah’a gidilecek,  “rücû” edilerek, aslına dönülecektir artık…

……………………………………………………….
Buyrun haydi   Semâ’ya…
Buyrun  efendim haydi Hû’ya…
Haydi  mirim buyrun semâya…
Semâ… adını göklerden alan Semâ…
Olsa da yukarılarda, ‘yukardan bakma’yan Semâ…

Seninle hem  ayaklar yerde,  toprak’ta; hem   gözler gökte, gönül Hakk’tadır değil mi Semâ?..
“Öyleyse sağ el yukarda,  sol el biraz aşağıda olmalı;
sağla sol özdeşleşirken yukarı ile aşağı bütünleşsin!” değil mi semâ?..

“Sağ el, Hakk’a doğru açık;  isteyen,  yalvaran, yakaran;
Sol el, halka doğru açık; ektiğini biçen, aldığını veren, hissesini dağıtan!” olsun değil mi semâ?..
Böyledir aslolan,  böyle ister Yaradan…
Böyledir  yakışık alan: Ne kadar çok  vermişse sana  Yaradan;  o kadar çok pay etmeli  insan-ı kâmil olan!..
Budur insaniyet, budur hikmet, budur hakkaniyet!..
Budur “canlar canını buldum,  kovanım yağma olsun” diyebilmek değil mi Yunus Emre’m Pîrim?..

…………..

Sonra parmaklar üzerinde ağır ağır dönüş, toprağa bir yumuşakça dokunuş…

Bu ağır ağır  dönüş  Ve bir /den  bir /e perde perde yükseliş;
ne bir dansta, ne de bir musikidedir….
Bu, ağır ağır dönüş ve bu  perde perde yükseliş sadece semadadır…

Bu dönüş, mânâ ikliminde yoğrulan mayanın aşk iksiriyle kabarması, coşması;
Allah(c.c.) aşkı’nın  ateşiyle gönlün yanıp tutuşması’dır.

Bu dönüş, tutaşan gönüllere ilaç;  dizlere derman’dır.
Bu dönüş,  diyarlarda değil,  gönüllerde yansıma’dır.

Bu dönüş,  yokluk`tan;  varlık`a dönmedir.
Bu dönüş,  çokluk’tan;  birlik’e dönmedir…
Bu dönüş:
Şeb-i arus`ta,  vuslat `ı  arama;   vuslat`ta   şeb-i arus`u  bulmadır.
Bu dönüş Vahdet’e  Vasıl olma’dır….
……………………………………………………

17  Aralıklarda,  şafaklarla birlikte semâya bakanlar sürü sürü kuşun, süzüle süzüle uçtuğunu görürler.
Mevlâna Diyarı’ndan göğe yükselen kuşların kanat şakırtıları, uzaklardan çook uzaklardan duyulur…
Kış ortasında hava sıcak,  hava yumuşak, hava berrak`tır.

Çağrı`daki Sır” çözülmüş;  “Semâdan ‘çişil çişil’ Nur” yağmadadır…}
……………………………………………………………………………………………….
Dipnot:
(*) Yeni güncellemesi ile   (**)Mevlâna Hazretleri’nin 800. Doğum Yıldönümü idi 2007 ve
Unesco( Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) bu yılı “Mevlâna Yılı” ilân etmişti..

Not: Bu makale, Poetik Haber.Net’ten alınmıştır.20.12.2015

Continue Reading

BİZ SADECE, 2016′ Da BİR “AKİF” DEĞİLİZ !..

Semra Meral
18
Biz, sadece 2011’de bir ÂKİF değiliz
                            Biz ezelden beri ERSOY, ilelebet bir MEHMET’iz!..*
HAKK’ının vaadini şafaklara, halkının inancını varaklara yazan Mehmet’im;
Ümmetinin adını hilâle çizen, milletinin adını yıldızlara dizen Âkif’im;

Seni bir yıla, bir yıldıza;
Seni bir kitaba, bir kutuba;
Seni bir nesle, bir devre nasıl sığdıralım nasıl?..

Seni içine alamaz yıllar, yıldızlar;
Seni anlatmaya yetmez kitaplar, kutuplar;
Seni kuşatamaz nesiller, devirler!..

Öyle ise,

‘Asım’ın nesli’ dediğin “Çanakkale Şehitleri”ne atfen söylediğin:
“Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb,
Seni ancak ebediyetler eder istiâb ”mısralarını, biz de senin için
niçin söylemeyelim ki, biz de sana niçin ithâf etmeyelim ki?..

Çünkü sen,

“Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor tevhidi

Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi.” derken;
Yüce dinimiz İslâmiyet’in ruhu ile, asîl milletimizin Türklük şuurunu kenetleştirip bütünleştiren; çok sağlam ve bir o kadar estetik bir yol haritası çizen ‘haysiyetli bir mütefekkir’din!
Öyle ise biz,
“Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl” diye, nasıl mânidâr bir sentez yapmayalım ki?!.
‘Hamiyyetli bir müderris’ olan sen:
“Sahipsiz kalan bir milletin batması haktır,
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır!” derken;

bizim:
“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım?”diye haykırmamamız, nasıl mümkün olsun, nasıl?!.

“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır” diyen
‘müstesna bir insan’ olan sen, ‘mükemmel bir Müslüman’ kimliğine işaret ederken;
Biz,
“Bu ezanlar ki, şehadetleri dinin temeli,
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli” bercestesini, nasıl düstur edinmeyelim nasıl?!.
Sen,
“Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki, beklerdin,
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?” deyip bülbülün feryâdı figânı ile bağrı yanan

‘seciyeli bir hürriyetperver’ken
Biz,
“Canı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ” diyen
nasıl ‘seviyeli bir vatansever’ olmayalım, nasıl?
“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez,
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.” diyerek, bölünmenin, parçalanmanın korkunçluğunu iyi bilen; tek yürek olan milletlerin, bileklerinin asla bükülemeyeceğine dikkat çeken

‘millî bir kahramanımız’ olan sana:
“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak!” diyemeyecek
bir Türk evlâdı nasıl olabilelim? Bu erdemsizliği yaşayabilecek, yaşatabilecek bir Türk evlâdı nasıl tasavvur edebilelim, nasıl?!.

1921’lerde; o kalemlerin hiç gülmediği, o kelâmların hep ağladığı; o beyazı hiç olmayan, o kapkara günlerde:
“Doğacaktır sana vaat ettiği günler Hakk’ın

Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın” diyen sen ve senin gibi kahraman nice Mehmetler,  yiğit nice Ersoylar; önce Mevlâ’sına sonra milletine güvenerek ‘Ya İstiklâl, Ya Ölüm! parolasını emre dönüştürerek

yedi düvele birden bayrak açan Gazi Mustafa Kemaller olmasaydı;

bugün ‘biz’ olabilir miydik, bugün seni anabilir miydik? Ve senin gibi

‘bir milli şairimiz’

olan sana ‘dilimizin duası, gönlümüzün niyazı’ gibi ezberlediğimiz İstiklâl Marşımızca:
“Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl,
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl” diye
nasıl hitâp edip, nasıl ant içebilirdik?
Sen, milletimizin moral değerlerini hep yüksekte tutan
‘güzide bir hâtip’; sen, milletimizin mânevi değerlerini
hiç çiğnetmeyen ‘seçkin bir edip’sin!..
Sen, 1920’lerdeki Müslüman Türk’ün Kurtuluş Destanı’nı yazan
bir Bilge Kağan; sen, boy boylayıp, soy soylayan bir Dede Korkut; sen, öğütler veren bir mürşit, bir Şeyh Edebâli’sin!..
Sen, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’den feyz alan ve O’nu anlamaya çalışarak ışık tutan, ‘dikkatli bir müfessir’;
sen Yüce Peygamberimizin mübarek sözlerini baş tacı ederek
yol gösteren, ‘ liyâkatli bir muhaddis’sin!..
Sen bir veterinerken de, sen bir mebusken de
çizgisi hiç kırılmayan ‘bir merhamet kaynağı’, ‘bir fazilet erbâbısın!
Sen,’ bir tevâzu timsali’, sen ‘bir vefâ âbidesisin!’

“Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma,
Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir?” diyen
tevazu timsali sana; nasıl,
Sen, ‘Şairlerin Hası, Şairlerin Sultanı’sın demeyelim?!.
Nasıl:
“Biz seni sadece 12 Mart’larda değil,
Şiirlerin şahı ‘İstiklâl Marşı’mızla,
her şafak doya doya semâda;
Biz seni, sadece 18 Mart’larda değil,
Şiirlerin padişahı ‘Çanakkale Şehitleri’mizle
her akşam duya duya deryada;
Yaşarız, yaşıyoruz, yaşayacağız!” demeyelim?!

Senin gibi, bir karakter sembolü; senin gibi,  mümtaz bir şahsiyet için

elbet kalem âciz, kelâm kifâyetsiz…
Senin gibi bir vefâ âbidesini hep örnek alarak,
Ve nihayet Ve yine senden ilham alarak diyoruz ki:
“Yine bir şey yapabildik diyemeyiz hâtırana…”
Öyle ise:

“Ey Ersoylu Ersoy, isteme bizden ne yıl, ne yâr;
Sana -da- âğûşunu açmış duruyor Peygamber”

‘inş’ALLAH!..’

Semra Meral

 Not:2011  Mehmet Akif Yılı nedeniyle yazılmış “Kümbet” dergisi’nde yayınlanmıştır.

Continue Reading

ZİLE’DE NAZAR (GÖZ DEĞMESİ) İLE İLGİLİ İNANIŞLAR

Semra Meral-Yusuf Meral

            Anadolu’nun her yöresinde olduğu gibi, şirin Zile’mizde de nazara inanılır ve korunma yolları aranır. Yeni yapılmış evler, sütten yürüyemeyen inekler, iyi yük taşıdığına inanılan atlar, yeni doğmuş çocuklar, tombul ve tatlı çocuklar, yeni evlenen çiftler, eve yeni alınan eşyalar, sünnetli çocuklar vs. hep nazarı üzerine çeken olaylardır.

Continue Reading