Oğlumuz CUMHUR, Kızımız CUMHURİYET’tir Bizim

   20170905_205340-kopya Semra MERAL /Edebiyatçı-yazar                                                                      Çelik bilekleriyle suya destan yazarak Çanakkale’yi “geçilmez” kılıp, yedi düvele dersini vere vere ‘Cumhuriyet’in Önsözü’ nü okutanlar dedelerimiz, babalarımız ve oğullarımızsa; Galiçya’da, Şipka’da, Dimetoka’da, 93 Harbi ve de İstiklâl Harbi’nde, yufka ama cesur yürekleriyle, ince ama çelik bilekleriyle ‘Şerefli Türk Tarihi’ ni dokuyanlar; nenelerimiz, analarımız, bacılarımız, kızlarımız değil miydi ?…

Continue Reading

Göçükten ‘Göklere’ Uçtular…

semra meral-Anneler Günü Sonrası’nda-

Semra Meral

Her anneler günü sonrası ; öncesinde yaşadığım duygusallığım ve  o gün yaşadığım heyecanımla,  çarpışır bulurum ıstırabımı…

Annesi hayatta olmak, O’na bir vesile ile, bir kere daha, on kere, yüz kere binlerce kere sevdiğini söylemek; O’nun tekrar tekrar eline, ayağına sarılmak fırsatların en güzeli…

Continue Reading

ŞEHİT MUALLİM’İM!..

Semra Meral

 

20170905_205340-kopyaŞehit Muallim’im!…

“Kıldığın namaz,  eylediğin niyaz ile  yükselirken  sen  Şehitliğe;

Allah için, dün olduğu gibi bugün de  varız  biz,  varız şahitliğe!” (1)

Çünkü sen; daha gencecik bir fidan iken toprağa düşerek; memleketinin  Hakk’a koşan bir yiğidi, bir Mehmet’i, bir Şehidi oldun!..

Çünkü sen; reva görüldüğün o insanlık dışı işkencelerle  hem ‘can verme sırrı’nı ilmik ilmik ören bir “alp”i; hem bu sırra fersah fersah ulaşan bir “eren”i oldun!..

Çünkü;

“Yollar var yapraktan yaprağa toprağa akar,

Yollar var topraktan toprağa Allah’a akar” (2)

Çünkü  Şehidim,

Öğretmen olmaya vardığın mektebinden  mezun ettirmediler  seni ama

taşıdığın hasletler, çektiğin  meşakkatlerle Allah’a vardı  emellerin!..

‘İster tesadüf de, ister de tevafuk/ inananlar için hep açıktır ufuk!.’ şiarınca
Öğretmen ol /a /ma /sın diye şehit ettiler seni ama her 23-24 Kasım’da
rahmetlerle anılırken,  gönüllerde taht kurdun!..

Şehidim seni bin parçaya bölmek için   attılar dördüncü kattan da;

Bir’den Bir’ e kavuştu yine  vecd ile bütün ruhun!..

23 Kasım’da son nefesini teslim eylerken Rahmet-i Rahman’ına;

26 Kasımdaki cenaze töreni  akabinde naaşınla tanışan toprak

kışı beklerken yeşerdi de;  çiçeğe durdu yeniden, yaprak yaprak!..

Çünkü Yüce Allah: “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin.

Bilakis onlar diridirler…” (Bakara 154) buyurmuşlardı…

Ve bu buyruğa şahit oldu toprak,  şahit oldu yaprak ve vallahi

şahit oldu bayrak!

Çünkü Şehidim, ‘Allah u ekber’ nidaları inletirken yeri göğü;

toprağa verilirken naaşın ve  yine ve yeniden  sızdı da  bedeninden

mübarek kanın;  süslendi  bir bayrak gibi o bembeyaz kefenin…İbret alırken(!)

düşmanın;  Yüce Mevlâ’nın bir hikmeti  saydı bütün dostların!..

……………………………………………

Niçin eziyet ettiler sana;   neden bisiklet pompası ile

ciğerlerini şişirdikten sonra, kanmadılar daha da,

Ankara Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’nun dördüncü katından

aşağıya attılar seni vampirlerin!..

Suçun neydi,  neydi günahın?..

‘Kılamadığın namazları unutmayım diye

o küçük defterine not etmen’ mi?..

‘Efendi mi efendi bir Anadolu evladı olman;

mahallede külhanbeyi, meyhanede kabadayı olmaman!..’ mı?..

Neydi suçun, neydi günahın?!..

Kendi dalında, kendi mecrasında  beş cevher bilip, beş güher

gördüğümüz ve “Zile’min Beşibiyerdesi” (3) ismini vermekle

bahtiyar olduğumuz beşlilerden;

‘ Bir Müfit Muallim’ dediğim,  Cennet mekân(inş’Allah) müftümüz

Arif Kılıç Hocamızın dizinin dibinden ayrılmaman mı?..

Kendilerinden ve kütüphanemizden ödünç kitaplar alarak dersine ders,

ilmine ilim katman mı?..

Neydi suçun?!..

Evinizin   hayatından(girişinden)  bölünmüş,

bir kişinin bile zor sığdığı o sobacı dükkânına sahip olması mıydı

babanın da;   soyguncular, vurguncular dururken

sermaye düşmanı alçaklar, g sen’i  gözlerine kestirdiler!..

Neydi günahın?!. Allah demen, hak demen, hukuk demen mi?!..

Neydi suçun?!..Ezan demen, vatan demen, bayrak demen mi?!..

Velhasılı;

öyle veya böyle ‘dış paşalara maşa’ olmuş

satılmış uşakların oyunu ile, kardeşin kardeşi öldürdüğü

‘1980 öncesi’nin o dinmez acısına şahit oldu taşıdığın hasletler…

Velhasılı;

güzide kadın yazarlarımızdan Emine Işınsu’nun o unutulmaz romanı

Sancı(roman)sına tanık oldu çektiğin meşakketler…

………………………………………………………………

Sen ki babaannenin umudu, babanın sağ kolu, annenin biricik oğluydun…

Sen ki evin büyüğü; kardeşlerin Samiye, Kadriye ve Zübeyde’nin idolüydün..

Kırk altı seneden beri de;  öz yaşları oldun, göz yaşları oldun o kor yüreklerine de;

taç oldun başlarına, kıvanç oldun düşlerine…

Çünkü onlar  acınıza  dayanamayan cefakâr annenizi sizden iki yıl sonra;

fedakâr babanız Abdullah amcamız’ı da 1993’te  uğurladılar,  sığınarak

Rahmet-i Rahmanlarına…

Hem Zile’min, Hem Zilelilim’in, hem Türkiye’min yüreğini yaktı kavurdu

o unutulmayan  gidişin kırk altıseneden beri de;  savurmadan hiç kimseyi

oraya buraya;  birleştirdin bütün bilekleri, bütün ettin yürekleri de:

“Önkuzu hey! Önkuzu! / Önde gider Önkuzu.

Anası ‘Dursun’ demiş / Durmaz gider Önkuzu!..”(4) diye  şiirler yazılıp;

ağıtlar yakılırken sana, seninle yaşadı ve yaşıyor da hâlâ

o buruk  gururu  memleketin!..

İşte bu yüzden sen,  Zile’min ‘Bir Şehit Muallimi’sin!..

İşte bu yüzden sen,  “Zile’min beşibiyerdesi” nden birisin!..

 

Çünkü   sen önde giden bir kuzu, kuzu imamlardan,  bir Önkuzu’sun!..

Çünkü;  ismi  Muharrem Efendi olarak geçmiş olsa da bütün kitaplarda,

taa Horasan’dan gelip; bizim deyip,  bizi deyip mekân tutan bir âlimden;

bir fazıl, bir eren, bir ermiş, bir ‘Mürşit Muallim’ den feyz almıştır

senin  bütün taşın, toprağın!..

Bir âlim ki, sadece kendine değil ilmi, irfanı;

dersler veriyor daha talebelerine 16. yüz yılda  medreselerinde..

Bu yüzden  ‘Muallim’ demiş kendilerine halkın… yetmemiş eklemiş;

‘Dede’ demiş,  dede bilmiş…Yani bir  ‘dede’ kadar şefkatli,

bir ‘dede’ kadar sevecen ve bir o kadar cana yakın!..

İşte senin de bütün Zileliler gibi  böyle bir Muallim’di esin kaynağın da;

o kılamadığın namazların kazalarını unutmayım diye bire bir not ettin!..

Ve çünkü sen; Zincirli Ülya Cami minaresinden okunan ezan ile,

Elbaşıoğlu’nda Çakıcı Hoca’nın biraz daha uzaktan gelen o

davetkâr nidası  helâlleşirken  birbiri ile;

senin  başucundaki saatten daha yakındılar da sana,

hem okudun ve hem dokudun o ulvi inancımızı…

Çünkü sen  ‘Bir Müfit Muallim’ olan müftümüz Arif Kılıç’ın

sabah namazı öncesi sohbetleri ile sevdin değerlerimizi,

sevdin sevgiyi ve işledin şefkati de kucakladın aileni, kardeşini, komşunu…

Bir mazlum anne, bir kanaatkâr baba ve

pırıl pırıl kardeşlerinle başlarken insanlığın;

ülkeye döndü ülkün, ülkeye döndü ufkun!..

Çünkü sen ‘Bir Cahit Muallim’ dediğim Cahit öğretmenim Külebi ile

sevdin çok sevdin yurdumu, milletimi!..

O ‘anlat biraz’ derken;  sen aradın, araştırdın; anlatmak için ‘Oku’ mak

gerekir dedin, oku/dukça, öğrendikçe de, önce Zile, sonra Tokat ama

hep ve daima Türkiye dedin de  aydınlık bütün bir  Türkiye’yi

kucaklamak oldu meramın!..

Çünkü sen  ‘Bir Korkut Muallim’le  tanışmamış olsan da birebir;

şehrinin ‘Sepetçioğlu Sokağı’nda doğduğunu bilir de özenirdin

O’nun o, nehirler gibi çağlayan milli  ve bir o kadar buram buram

tarih kokan romanlarına…

İşte şimdi   öğretmenim;

sadece 23 Kasımlarda, sadece 24 Kasımlarda değil;

her daim ‘ihlâs’ ile  okunacak  Fatiha’larla,

nehirler gibi uzayıp gidecek  sonsuzluğa senin  şehitliğin!..

Zira:

Önkuzu hey! Önkuzu/Önde gider Önkuzu.

Bu bayrak düşmez yere/ Ölmedikçe sonkuzu!(5)


(1) S.M. (2) S.M.( Şems-i Sivasi’ye Erciyes’ten Selâm’ kitabımız’dan..

3) Zile’nin Beşibiyerdesi: Yayıma hazır küçük bir el kitabımız.

4-5) Şiir:Niyazi  Yıldırım Gençosmanoğlu- Yorum:Mustafa Yıldızdoğan

 

 

Continue Reading

BİRİ “ELHÂN-I ŞİTÂ MI DEDİ ?..

BİRİ   “ELHÂN-I  ŞİT”  MI   DEDİ?..

18

Semra Meral

Geçen gün sosyal medyada bir haber dikkatimi çekti…
Sitemizin değerli yönetmeni Mustafa Nurullah Celep’in  “İstiklâl Marşı Derneği”nden paylaşmış olduğu bir bağlantıdaki notta;“Eskiden İstanbul’a senenin ilk karı düşünce o gün matbuattaki İstanbul gazetelerinin
birinci sayfasında Cenab Şehabeddin’in Elhan-ı Şıta (1897) şiiri neşredilirmiş.

Biz de bu terkedilmiş geleneğin kıymetini tebarüz ettirebilmek için İstanbul’a karın düşmeye başladığı ilk saatlerde “Elhan-ı Şıta” şiirini Genel Başkanımız Şair İsmet Özel’in sesinden münasib bulduk.”

Denilirken,  İsmet Özel’in seslendirdiği “Elhân-ı Şitâ” olanca gizemi ve güzelliği ile dikkat ve rikkatlere sunuluyordu…

Böylece;
pek yerinde ve zamanında,  hele de;
‘Her yerde kar var’ken,  hele de ‘Pencereden kar geliyor’ken…

Hele de,
‘yollarda Ayşeler, dallarda serçeler üşür’ken, sıcacık odalarda mahmurlaşan yürekler;
pek naif ve nazikçe kor ateşlere düşürülüyordu…

Bize,  ‘eskimemesi gereken’  eski bir güzelliği hatırlatan İstiklâl Marşı Derneği ile;
Bizi,  böylesi güzel bir gelenekten haberdar eden ve de  ‘
aşağıdaki yazımız’ıhatırlamamıza vesile olan Mustafa Nurullah Celep’e teşekkür ederken;

“Elhân-ı Şitâ” gibi,
gözlerimize pırıl pırıl bir kar tablosu;
gönlümüze şırıl  şırıl  bir  kış bestesi  armağan eden  Cenap Şahabettin’i  rahmet  ve  minnetlerle  anıyor;
böylesi  güzel bir şiiri  fevkâlade bir  heyecan ve coşku ile yorumlamasını dikkatlerimize kaydettiğimiz günümüzün seçkin   şahsiyetlerinden mütefekkir-şair İsmet Özel’e şükranlarımızı sunuyoruz…

Elhân-ı Şitâ gibi,
musiki ile ahengin binbir çeşit kar motifi   eşliğinde dans edip ritm tuttuğu bir san’at  eserini;
Elhân-ı Şitâ gibi bir hüzn-ü saadet nâmesini dinlemeye  davet edilen bizlerin;
bu hassasiyete  icâbet etmeme lüksü olabilir mi ki?!..
Nasıl mı?..
Buyrunuz efendim bize gidelim hadi…
……………………………………………………………………   

YETİŞMEZ  Mi    YETKİNLER  DE   YETİMLER’E?.. (*)

İçerde,  bahçemizden güz sonu sobada tutuşturmak için  -biz gençlere taş çıkaran-
babaannemin  topladığı çalı çırpı çıtır çıtır sesler çıkarıyor;  dışarıda lapa lapa kar yağıyordu…
Emektar kuzinemizin üstünde rahmetlik kayınvalidemden kalma  tunç çaydanlıktaki su, yavaş yavaş ama ısrarla
 fokurdarken;  dışarıda kar taneleri motif motif, bin bir çeşit marifet sunuyordu bize… Anacığımın “üstüne de bu yakışır” diye  hediye ettiği   nakışlı porselen demlikten  yayılan mis gibi çay kokusu, ısrarla  tiryakilerini davet ediyordu…

Ne zaman şöyle bir çocukluğuma gitmek, anılarımı tazelemek istesem;  hiçbir eşyasına dokunmadığımız  eski evimizde alırdım soluğu… Bir kalorifer  çocuğu olan kızım da dünden razı olur,  mesrur olmak için mutluluğumla, eşlik ederdi bana…

Yine öyle bir gündü…
Eşim; babama, dükkana uğrayacağını söylemiş,  kızım işgüzar işgüzar hazırladığı paketi eline tutuştururken:
Afferin kızıma.. biz de dedenle dükkanda çay söyler,  “torunun yaptı  bunları” derim
hem de…
Akşama doğru da gelir alırım sizi deyip,  gitmişti…
O daha kapıdan yeni çıkmıştı ki, biraz önce  esamesi bile olmayan mevsimin ilk karı;
biraz önce işte hem de öyle böyle değil,  lapa lapa yağmaya başlamıştı hem de.

Kızımın bin bir hevesle  dakikalarca çırptığı için iyice kabarmış keklerine de, babasının
“aman elini yakmasın da kızım…” diye  diye,  birlikte dakikalarca kızarttıkları
cânım peynirli poğaçalara  -hem de çok sevdiğimiz  bahar çiçekli tabaklara
pay etmiş olmamıza rağmen-  gözümüzü kardan alıp da bir türlü  rağbet etmiyorduk…

Gözümüzün içine baka baka “ben de soğuyorum işte” diyen  bardaklara doldurduğumuz tavşankanı çaylara bile, balam da,  ben de aldırmıyor;  büyük bir hayranlıkla
‘O  En Büyük Ressam’ın  Muhteşem Tablosu’nu temaşa eyliyorduk… 

Kilim motifleri ile  kanaviçe  işlenmiş  beyaz  etamin örtülü  hasır yastıkların üstüne inen çizgili  perdeleri  iyice  kenara çekerek,  tabaklarımızı tepsi ile sedire taşıdık…
Ana kız keyfimize  diyecek yoktu..
-Keşke babam da olsaydı!.. derken;
O’nun şu sıcacık odamızdan bembeyaz gelinliği ile görkemli bir hal alan bahçemizin
şu harika manzarasını seyretmeye değer bulduğu öyle aşikardı ki…

Daha bir dilim kek  yememişti ki başını dizlerime koydu…Saçlarını okşarken  kuzumun,
o nerdeyse uykuya dalacaktı ki birden doğrulup :
-Anneciğim yaşasııınn!…derken el çırpıyor benim  soru dolu bakışlarıma  cevap vermek için çabuk çabuk:
–  Öğretmenim ödev vermişti zaten…akşam hemen bu manzaranın resmini çizeceğim diyor; sevincinden ‘buldum buldum’ diyerek   ne yapacağını bilemeyen  Arşimet gibi, dört  dönüyordu odada.

Evet, , “cıvıltı ve ışıltının en sevimli simgesi; masum ve mazlumluğun en samimi ifadesidir
çocuklar,  çocuklarımız… 

Sevinç ve övüncün en özel gözdesi;  pâk ve berraklığın en güzel göstergesidir çocuklar,çocuklarımız…

Bugünümüz, yarınımız;  yârimiz,  yârenimiz;  canımız, cânânımızdır  çocuklar, çocuklarımız… S.M.]
diye derin düşüncelere  dalmıştım ki ben,  baktım biraz önce el çırpan yavrum
iyice mahmurlaşmış,  uykuya hazırlanıyordu…
-Hadi biraz uzan sen dememi bekliyormuş sanki uyudu gitti… 

Rahmetlik  anneannem  “uyuyanın üstüne kar yağarmış..” derdi.. Oda sıcak da olsa omuzlarımdaki şalı alıp  üstüne örterken;  biraz önceki düşüncelerimi  unutmamış
olacağım ki,  kaldığım yerden devam ediyordum ben de.

[“ ‘Bugünün küçüğü ama yarının büyüğü’ bildiğimiz ve öğüt vere vere büyüttüğümüz çocuklar,  çocuklarımız…
‘Kötü-yanlış-çirkin’iunutsun; iyi-doğru- güzel’e umut”sun diye yetiştirdiğimiz
çocuklar,  çocuklarımız…
Vee… ‘beyaz ufuklara baksın’ da; ‘beyaz umutlar kuşansın’lar diye beklediğimiz
çocuklar,  çocuklarımız…S.M.]
diye tefekkür eylemeye çalışıyor;  ötelere, daha ötelere  dalıp  dalıp  gidiyordum…
Kızım  çok akıllı ve becerikli,  bir o kadar da ağır ve sorumluluklarını bilen bir çocuk
olsa da,  on yaşına girmiş olmasına rağmen   kardeş sorumluluğunun  kendisine bir “yük” olarak dönmesinden  hâlâ endişe ediyordum…

‘Yük’ deyince de -büyük bir mahcubiyetle-  aklıma birden  Yavuz Bülent Bakiler
Üstadımızın:

“Garipler Pazarı’nda körpe çocuklar
Yorgunluktan güzelim yüzleri al al…
Öldüren bir çığlık dudaklarında:
-Boş hamal! boş hamal! boş hamal!”

 
diye diye  çizdiği  şu yürek burkan  tablo canlandı da yürüdü geldi sanki gözlerimin önüne…


Ama yine de anne yüreği işte…
U
yandırmamaya özen göstererek çocuğumun  güzel başını yavaşça sedirin köşesindeki
tüy yastığa bırakıp,  gayri ihtiyari  elimdeki çayımla pencerenin önüne geçerek yağan karı iyiden iyiye seyre dalmıştım ki;  lise yıllarımdan  beri ritmini çok sevdiğim, o uzunca  ve narince  ‘
Elhân Şitâ’nın  ezberlemiş olduğum  ilk mısraları bir musiki  gibi doluverdi
odamıza…

“Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş;
Eşini
 gaib eyleyen bir kuş
gibi kar
Geçen eyyâm-ı nevbahârı arar..”

diye başlıyor ve yine çok sevdiğim hüzünlü bir şarkı gibi devam ediyordu : 

“Uçtunuz gittiniz siz ey kuşlar;
Küçücük, ser-sefîd baykuşlar
gibi kar

Sizi dallarda,  lânelerde arar.
Gittiniz,  gittiniz siz ey mürgân
Şimdi boş kaldı serteser yuvalar
Yuvalarda -yetîm-i bî efgan!
Son kalan mâi tüyleri kovalar
karlar
Ki havâda uçar uçar ağlar!”

derken şair,  bütün hafızamı  hicran ve hüzün  kuşatıyor;  biraz önceki romantizmi elbirliği ile  kovuyor; dört dörtlük yüzüyle o realizmi  davet  ediyorduk sanki…
Damağımda ne kekin tadı, ne çayın demi kalmıştı..Keyfim kaçmış; acı acı burkulurken yüreğim, sitem etmeye başlamıştı bile gönlüme…

Kompozisyon derslerimin  ‘Tiryaki Sözleri’ ile beni ve  ‘göz pınarlarım’  dediğim öğrencilerimi hiç bırakmayan ‘vefakâr onur konuğu Cenap Şahabettin’e bir kere daha gıpta ederken, yanımda taşıdığım defterime şunları yazacaktım biraz sonra:

(*) 63 Damla Mürekkebin Aşkı isimli kitaptan…
Ayrıntılı bilgi ve yazının devamı gelecek yazımızda…

 

Continue Reading

MEDENİYETİN SAVURDUĞU KÜLTÜR…

Semra Meral

20170905_205340-kopya

 

MEDENİYETİN SAVURDUĞU KÜLTÜR

Bir elimiz yağda, bir elimiz balda gibi…

Ama değil kardeşim, değil!..

Bas düğmeye, yıkansın çamaşır…

Mesele o değil kardeşim, o değil!..

Koy kirli tencereyi makineye, versin tertemiz eline…

Mesele bu da değil kardeşim, bu da değil!..

Continue Reading

Arif KILIÇ

       Cumhuriyet Dönemimde Zile’den Yetişenler:

 

     Arif KILIÇ

 

    Âlîm, fâzıl, mütteki, müteverri, halim, selim, sahi, vefi, sabur, rahim ve şefik olan Arif KILIÇ H. 1316 (M. 1899)’da Zile’de doğmuştur. Babası sülâhadan meşhur Abdurrahman Sait Efendi, Annesi Tekkeşinler’den meşhur Müsevit Abdullah Efendi kerimesi MERYEM HANIM’dır.

Continue Reading

Fikret TARHAN

 Cumhuriyet Dönemimde Zile’den Yetişenler:

 

FİKRET TARHAN

          Zile’nin bağrından kopan büyük bir parça, koca Zileli. Babasından aldığı sanat sevgisiyle, aramızdan ayrılan saygıdeğer hocamız; 1932 yılında Zile’de doğmuştur. Sivas İlköğretmen ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim – İş Bölümü’nü 1956 yılında bitirdikten sonra, aynı yıl Devlet Resim ve Heykel Sergisi’ne katılmıştır. Malatya ve Erzincan Askerî Liseleri’nde Resim Öğretmenliği görevlerinde bulunan hocamız, bu dönemde desen çalışmalarına daha fazla önem vermiştir.

Continue Reading
1 2 3 7