BİR DERGİDEN…BİR DERYAYA

BİR  DERGİDEN…BİR DERYA’YA…

                                                        Semra Meral

18

[ “Öğretmensiz  birer  okul,  ustasız birer atölye’dir  bizim dergiler,  dergilerimiz…
Elektriksiz birer ışık kaynağı,  ayaksız  birer  kültür elçisi’dir bizim dergiler,  dergilerimiz…
‘İmzası çok’  birer  sanat eseri,   ‘parası yok’  birer dayanışma merkezi’dir  bizim  dergiler, dergilerimiz…
Ebedî değil, –hatta belki çok kısa  ömürlü—ama  ‘ edebî  birer edebiyat  ekolü’dür
bizim dergiler, dergilerimiz…”s.m.] deriz demesine de;

bir düşünür’ce tasavvur edilmiş,
Meriç ‘Cemil’ce cem edilmiş,  bir darb-ı mesel gibi kabul görmüş
“Dergiler, hür tefekkürün kaleleridir…” söylemi kadar;  etkin ve keskin bir tarife ulaşabilir mi
ki  kelâmımız?..

Ve de,  ne dergilerimizin  edebiyatımızdaki  ehemmiyetlerini  anlatmakla bitirebilir;
ne de dergilerin tatlı (!) dertlerini  sıralamakla bitirebilir miyiz ki?!..
Biz en iyisi şimdilik –zamanıdır da üstelik—‘Bir  Dergimiz’de  duralım…
Ve o dergideki bir yazımızla;  bu sefer Konya’ya,  Mevlâna’ya  Ve dee 17 Aralık’a gidelim…
Gidelim,  gidelim ki;
semadaki rahmet’e  dahil,

Şeb-i Arus’taki  hikmet’e  vakıf  olalım  inş’Allah,   biz de!..

………………………………………..
Toşayad yani Tokat Şairler ve yazarlar Derneği’nin bir yayın organı olarak
10.yılını;  38. sayısıyla kutlayan ‘KÜMBET’ kapağında:
“T.C. Kültür ve Turizm  Bakanlığı Dergimizin Abonesidir.” ibaresine yer vermekte…

Yılda dört defa ama dört dörtlük bir gayretle  seslenirken Tokat’tan;
kendisini bir  ‘eğitim, kültür, sanat ve edebiyat’ dergisi olarak ifade eder…
Zaman zaman  ebediyete göç eden  özel ve güzel şahsiyetler için özel dosyalar
hazırlarken Kümbet’imiz,  çoğu  zaman da;  eldeki değerler uçup gitmeden sahip çıkmak için
düzenlediği  toplantıların yansımasını aktarır sayfalarına…


Ki işte bu özel dosyalardan biri de, “2007 Dünya Mevlâna Yılı” oluşu nedeniyle hazırlanan ‘Hz.Mevlâna’ dosyası idi ki, biz de bu deryaya bir damla bırakabilme umudu ile aşağıdaki yazımızı hürmet ve muhabbetlerle uğurlamıştık   dergimiz’e…

{ ÇAĞRI’DAKİ  SIR,   SEMÂDAKİ NUR (*)

Uzaklardan çok uzaklardan gelir ses, ama sanki yanıbaşındadır;
” Hadi sen de, sen de… ” der gibi yakın, bir ana kucağı gibi sıcak’tır “gel”

Dereleri,  gölleri, nehirleri, denizleri;  bağları, bahçeleri, ovaları, bayırları aşıp gelmiştir de,
yumuşak; hem de kadife gibi yumuşak’tır “gel ”
Çiçeğe, böceğe, karaya, havaya,  kuşa, kurda konmuştur da yine katkısız ve katıksız,
yine saf,  yine duru;  bir ana sütü gibi berrak’tır  “gel ”

Çölü,  yeşile;  kini, sevgiye; dikeni, güle çevirmeye bir akit;
düşmanı dost, savaşı barış, geceyi gündüz yapmaya bir vakit`tir “gel”

‘Şer değil hayır, eğri değil doğru, çirkin değil güzel’ demek için bir avdet’tir “gel ”

Mini mini, masum bebeklerin feryatlarını dünyanın öbür ucundan duymak için değil de;
annesinin söylediği ninnilerle, mışıl mışıl uyuyan bebeklerin nefes alışını dinlemek için
bir davet’tir “gel”

Kırmayıp, tamir eden;  bozmayıp yapan;  üzmeyip seven, ayırmayıp birleştiren,
ney sesiyle harmanlanmış bir yalvarış, ‘bir yakarış’tır “gel”

Gence,  ihtiyara;  kadına,  erkeğe;  beyaza, zenciye;  sünniye, aleviye;   yahudiye, mecûsiye
bir çağrı’dır  “gel ”

……………………………………………………….

Ya Konya, Ya Konya Ne durumdadır ?…

Mevlâna’sını bağrına basan Konya 17 Aralık`ta, kendisini deyip gelenleri de
bağrına basmaya hazır beklemededir…

Konya artık, Mevlâna`sının ” Ne olursan ol, gel!.. ” çağrısına kulak verenlerin mekânı;
“Gez dünyayı,  gör Konya`yı ” davetine icabet edenlerin diyarıdır…

Umutsuzluk  kapılarını açar olmuştur  artık bütün anahtarlar,
kıvrım kıvrım bütün yollar da,  Konya`ya çıkar olmuştur artık…

Oluklar artık burada çift değil, tek akar olmuş;  kir değil, nur saçar olmuştur bütün çeşmeler…

Öyleyse  an,  işte  bu ‘an!’
‘800 (**)musluklu  çeşme’ den  testileri doldurduğun an, işte o an, işte o zaman!..

Çişil çişil yağan mağfiret yağmurlarıyla toprak mis gibi, hava kırılıp yumaşamış;
dikenler yok olmuş, sevgi tomurcukları açmış, gönül meyveleri olgunlaşmaya
başlamıştır artık.

Konya  tılsımlı bir şehirdir artık…
Mâna iklimine girmiş, uhrevî bir havada hûşû içindedir…
Rahmet yüklüdür  her köşesi,  vecd ile bin secde etmekte her taşı;
hikmet doludur her seccadesi, her bir nakışı…
Nasılsa mezar taşı (sikke) başta;  kefen de (tennure) hazır, üsttedir…
Hatta hırka yani  öz, yani  kara toprak, yani en sadık yâr dahi her an hazır, huzurda beklemededir…

İşte şimdi Konya  sırlarla süslü,  gizemli ve çok  güzel, erdemli ve çok özel  bir şehirdir artık…
Öyleyse sırları bir bir çözme zamanı, vuslata erme vaktidir artık

Olanca samimiyet ve içtenlikle dil ikrarda, kalp tasdikte Allah`a gitme vaktidir artık…
Baş dönmeden, göz kararmadan  Allah(c.c.)`a varma zamanı,  Allah’a vasıl olma vaktidir artık…

Allah`tan gelinmiş ve yine Allah’a gidilecek,  “rücû” edilerek, aslına dönülecektir artık…

……………………………………………………….
Buyrun haydi   Semâ’ya…
Buyrun  efendim haydi Hû’ya…
Haydi  mirim buyrun semâya…
Semâ… adını göklerden alan Semâ…
Olsa da yukarılarda, ‘yukardan bakma’yan Semâ…

Seninle hem  ayaklar yerde,  toprak’ta; hem   gözler gökte, gönül Hakk’tadır değil mi Semâ?..
“Öyleyse sağ el yukarda,  sol el biraz aşağıda olmalı;
sağla sol özdeşleşirken yukarı ile aşağı bütünleşsin!” değil mi semâ?..

“Sağ el, Hakk’a doğru açık;  isteyen,  yalvaran, yakaran;
Sol el, halka doğru açık; ektiğini biçen, aldığını veren, hissesini dağıtan!” olsun değil mi semâ?..
Böyledir aslolan,  böyle ister Yaradan…
Böyledir  yakışık alan: Ne kadar çok  vermişse sana  Yaradan;  o kadar çok pay etmeli  insan-ı kâmil olan!..
Budur insaniyet, budur hikmet, budur hakkaniyet!..
Budur “canlar canını buldum,  kovanım yağma olsun” diyebilmek değil mi Yunus Emre’m Pîrim?..

…………..

Sonra parmaklar üzerinde ağır ağır dönüş, toprağa bir yumuşakça dokunuş…

Bu ağır ağır  dönüş  Ve bir /den  bir /e perde perde yükseliş;
ne bir dansta, ne de bir musikidedir….
Bu, ağır ağır dönüş ve bu  perde perde yükseliş sadece semadadır…

Bu dönüş, mânâ ikliminde yoğrulan mayanın aşk iksiriyle kabarması, coşması;
Allah(c.c.) aşkı’nın  ateşiyle gönlün yanıp tutuşması’dır.

Bu dönüş, tutaşan gönüllere ilaç;  dizlere derman’dır.
Bu dönüş,  diyarlarda değil,  gönüllerde yansıma’dır.

Bu dönüş,  yokluk`tan;  varlık`a dönmedir.
Bu dönüş,  çokluk’tan;  birlik’e dönmedir…
Bu dönüş:
Şeb-i arus`ta,  vuslat `ı  arama;   vuslat`ta   şeb-i arus`u  bulmadır.
Bu dönüş Vahdet’e  Vasıl olma’dır….
……………………………………………………

17  Aralıklarda,  şafaklarla birlikte semâya bakanlar sürü sürü kuşun, süzüle süzüle uçtuğunu görürler.
Mevlâna Diyarı’ndan göğe yükselen kuşların kanat şakırtıları, uzaklardan çook uzaklardan duyulur…
Kış ortasında hava sıcak,  hava yumuşak, hava berrak`tır.

Çağrı`daki Sır” çözülmüş;  “Semâdan ‘çişil çişil’ Nur” yağmadadır…}
……………………………………………………………………………………………….
Dipnot:
(*) Yeni güncellemesi ile   (**)Mevlâna Hazretleri’nin 800. Doğum Yıldönümü idi 2007 ve
Unesco( Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) bu yılı “Mevlâna Yılı” ilân etmişti..

Not: Bu makale, Poetik Haber.Net’ten alınmıştır.20.12.2015

You may also like

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir