1861 yılında ZİLE PANAYIRI

Yusuf Meral

19. yy.’da Anadolu’ya gelen ünlü Fransız Arkeoloji Profesörü, Bilim Adamı Georges PERROT’un “SOUVENİRS D’UN VOYAGE EN ASİA MİNÖR, PARİS 1867” adlı eserinde “Bir zamanlar İslâm Dünyasının bilim ve kültür mer­kezi, üniversiteler şehri; Anadolu’nun Oksford’u Amasya” kısmının içerisinden, ZİLE PANAYIRI ile ilgili bölümleri aşağıya almış bulunuyorum. Nereden……………nereye?.Ben, bir yabancı gözüyle aşağıda anlatılan, dillere destan ZİLE’Mİ geri istiyorum. Gereğini, saygılarımla arz ederim.

1861 YILINDA ZİLE PANAYIRI

Amasya’da oturduğumuz/araştırma yaptığımız günlerde bir kupa arabası kiralayarak Zile’ye beş günlük bir gezi düzenledik. Zile Kasabası daha önce okuduklarımız ve duyduklarımıza göre antik dönemlerde kutsal ayinlerin ve şenliklerin yapıldığı, Sezar’ın Farnak’la bu bölgeyi geri almak için yaptığı savaşta galip gelmesi; Haçlı savaşları sırasında buraya tutunmak isteyen Katolik Latinlerin anılarını, Strabnon’un Hirtıus’un canlı anlatımlarını yerinde görmek istedik. Acaba günümüzde de hala böyle bir canlılığa ticaret ortamına sahip miydi? diye merak ediyorduk. Gezimizi Zile Panayırına denk gelen günlere göre planlamıştık.

 Biz arabamızla panayırın kurulduğu açık alana girdik. Buraya Diyarbakır, Şam, Halep, An­kara, Akdeniz ve Karadeniz kıyı kesimlerinden, Fırat, Dicle kenarlarından sandıklar, balyalar ve denklerle birçok eşya getirilmişti. Bu alanda geçici satış stantları kurulmuştu. Satış ve teşhir yerleri, çeşitli gösteri sahneleri, sağlam canlı coşkulu bir şekilde hazırlanmıştı. Satıcı­lar, çığırtkanlar hızlı, tis, kulak tırmalayıcı düzensiz seslerle sergilerine çekmek istiyorlardı. Su, şurup, şerbet satıcıları, seyyar berberler de diğer gezici satıcılar da bunların arasında dolaşıyordu. Panayırda her türlü malı bulmak mümkündü. İpekli mendiller, Halep işi fes­ler, raflara, tablalara, düzenli bir şekilde yerleştirilmişti. Şam ipeklileri, süslü keten ve ipekli karışık dokumaları, Diyarbakır ve Halep işi mendiller, simli nakışlı sarıklar, Hint kaşmirleri, saçaklı püsküllü, parıltılı, çeşitli renklerdeki baş örtüleri kafiyeler mevcuttu.Tatlı ve hurma satıcıları, size bunları tattırmak için zorla ikram ediyorlar.

Panayırda gördüğümüz çeşitli dokumaları, kumaşları ve tekstil ürünlerini düşünceli kar­şılaştırmalı bir şekilde gözden geçirdik. İpekliler karton kutulara yerleştirilmiş. Sergide bakmak için açtırdığınız bir malı almak zorunda kalıyorsunuz. Aldığınızda size dualar ediliyor. Bir sergide Paris malları satılıyordu. Sahibi buralarda alışılmış bir hareketle beni yanına çağırdı. Hemen dokuma ve kumaşları ve giysileri yaymaya başladı. Panayırda en güzel malın kendisinde olduğunu, bunların eşinin benzerinin bulunmadığını, gayet de ucuz vereceğini söylüyordu. Kışkırtıcı, cazip teklifler yaparak bana mal satmaya çalışıyor ve Paris’ten mal aldığı mağazaların adreslerini veriyordu. Nereden geldiği belli olmayan bu satıcının çok kurnaz, sinsi ve bir üçkâğıtçı olduğunu anlamıştım. Konuşma biraz daha uzun sürerse bana zorla mal satacağını ve aldanacağımı

anladım. Oradan ayrılarak öteki satıcıların yanına gittim.

Zaman zaman buraya gelen Ankaralı ve Kayserili Ermeni satıcılarda uğradığım ilk satıc,

“Gel çorbacı gel! Güzel halılarımız, mendillerimiz var içerde- diyorlardı. Panayır süresince geçici birkaç çı­ğırtkan ve tezgahtar beni görünce talihlerinin ayakla­rına geldiğini, yüzlerine güldüğünü sandılar. Paris’teki büyük bir mağazayı andıran bir Ermeni’nin sergisine götürdüler. İyi yetişmiş tezgâhtartüm malları indiriyor, özelliklerini tektekanlatıyor, bana satışyapmaya çalışı­yordu. Bir şey almayıp mağazadan çıkarken çok üzgün, ümitlerinin kırıldığını gördüm. Ben de üzülmüştüm.

Panayırdaki geçici olarak kurulmuş bu sergi ve dük­kanlarda Zile’nin gerçek ekonomik boyutunu görmek yeterli değildir. Bunu daha araştırıp öğrenmek için de birçok madenî, tarım ve dokumacılık vb. yerel, üreti­min yapıldığı Zile Bedestenini gezmekle mümkündür. Bu bedestenin Osmanlı coğrafyasında güçlü bir eko­nomik ticari yeri vardır. Bedesten uzun sokaklara bö­lünmüş üstü kapalı gayet güzel bir yapıdır. Çeşit, çeşit mal satan dükkanlar, dokuma ve madeni eşya imalat­haneleri bulunur. Dükkanların vitrinleri, tezgahları çok güzel, göz alıcı şekilde düzenlenmiştir. Panayıra gelen tüccarlar, biraz pahalı olmasına rağmen, çok miktarda mal almaktadırlar. Bedestendeki bu satıştan işyeri sa­hipleri oldukça memnundurlar.

Zile’de üretilen gri yünlü kumaşlar, çuhalar çok sağlam ve kalitelidir. Rumeli’deki fabrikalarda üretilen kumaş­larla aynı sağlamlıktadır. Zile kumaşlarının üzeri göz alıcı siyah noktalarla bezenmiş Türklerin, İranlıların, Suriyelilerin beğenisine uygundur. Buranın dokuma­cı esnafının ürettiği pek çok kumaş, mefruşat, çarşaf, perde, havlu, elbise Anadolu ve Suriye’de büyük talep görmektedir. Zile, bugün de çok eski zamanlardan beri ünü bütün Orta Doğu’ya yayılmış, geleneksel doku­maların üretildiği önemli bir merkezdir.

Bedesten’de Ankara’daki gibi gürültü patırdı, kargaşa yaşanmıyor. İsviçre ve İngiltere üretimi alaca basma, ipekli ve çiçekli basmalar,Türkiye’nin henüz bu kısmını istila edememiş ve kullanımı yaygın değil. Bu iki ülke­nin dokumaları burada iyi talep görür. Beğeni toplar. Çünkü buralarda üretilen dokumalardan maliyetleri düşük. Eğer bunlar bir de Türk beğenisine uygun çizgi ve desenler işleseler, kaliteli ve kullanışlı olsalar, taklit olmasalar Suriye, Halep ve Zile çok büyük talep pat­laması yapar. Kaliteli zevkli fakat pahalı Türk üretimi kumaşların yerine bölge halkına sunulacak en güzel armağan olur.

Panayıra geri döndüğümüzde arkadaşım Bay Guillaume’nin yerli çizgili-çubuklu kırmızı dokuma kumaşlar ilgisini çok çekti. Kumaşların dokusu, hoş süsleri, ipekli işlemeleri, çizgili desenleri onu baştan çı­karmış cezb etmişti. Fakat, bir ayrıntı gözünden kaçmış, kumaşların etiketine ve üretim tarihine bakmamıştı. Etiketi görünce hayal kırıklığına uğradı. Kırmızı kuma­şın Lyon’daki bir fabrikada üretilmiş, Fransız malı oldu­ğunu anladı. Etiketine bakmayıp onu otantik orijinal bir doğu malı sanıp satın alsaydı, Fransa’da eşine, dos­tuna armağan olarak götürecek, çok mahçup olacak­tı. Türkiye içindeki süslü, parıltılı bu tür kumaş üreten dokuma atölyelerinde imalat, tezgâhlarda el emeği ile yapılır. Çok düzensiz çalışırlar. Makineli üretime geçilmediği için maliyet yüksektir. Zile’de taştan yapılmış on yıllık bir bedesten/han daha vardı. Burası İstanbul’daki hanlar gibi taş kubbeli ve tonozlu olmayıp, etrafı da duvarlarla çevrili değildir. Tüm yıl boyunca açık olduğu gibi panayır süresinde de çok miktarda ticari kervanlar gelir. Hanın içinde yük balyaları depolanır. Bu hanın çatısı ve bazı kısımları ah­şaptır. Panayır devam ettiği günlerde handa bir sabo­taj düzenlendi. Handaki ticari mallar buğdaydan-incik boncuğa, kışlık erzaka kadar her şey yandı. Yangının, handa yemek pişirmek için yakılan bir ateşten çıktığı söylentisi devam ederken, Zile’ye yakın birçok köyden geçimlerini eşkıyalık, çapulculuk, soygunla sağlayan çetelerin yağmasına uğradı. Bu handa bulunan mallar yangın söndürülürken çıkan kargaşada, kaşla-göz ara­sında aşırılmıştı.

Güvenlik güçleri bu soygun olayını soruşturmaya baş­ladı. Şahitlerin söyledikleri ve alınan duyumlar,yağma­nın bu eşkıya grubu tarafından yapıldığını doğruluyor­du. Fakat, daha ciddi ve aktif soruşturma yapılmadı. Güvenlik güçleri soruşturmada inanılmaz savsaklamalar yaptılar.Türkiye’de bu tür ihmaller ve savsaklamalar çoktur.

Bizim, Zile’de bulunduğumuz üçüncü günde sorun çö­züme kavuşturulamamıştı. Kasabanın çamurlu sokak­larında devriyeler geziyor, baştan aşağı dolaşıyorlardı. Ama soyguncular bir türlü bulunamamıştı. Büyük bir para çekim ve ticaret merkezi olan Zile’de sosyal ve ekonomik canlılık bu soygunla, sık,sık olduğu gibi sönmüş, büyük zarar meydana gelmişti. Şehrin yöneti­cileri, tüccarlar, zanaatkârlar, köylüler, zararlarını/kayıp­larını biraz daha azaltmak için, yazın yapılacak başka bir panayırın hazırlıklarına ve yanan hanın onarımına başlamışlardı.

1861 yılında Zile Panayırı’nda çok az alış-veriş ve tica­ri antlaşma oldu. Bunun nedeni de devletin piyasaya madeni para yanı sıra kağıt para (kaime) sürmesi oldu. Halk, kağıt paraya rağbet etmedi. Bu yüzden nakit madeni para sıkıntısı baş gösterdi. Madeni paralar pi­yasadan çekildi. Kâğıt para kullanılmaya başlandı. Ama gerçek değerinin altında işlem görüyordu. 1862’de hü­kümet, kâğıt parayı kullanma zorunluluğunu getirdi.

Panayıra katılan Zileli ve diğer yerlerden gelen iş adam­ları, tüccarlar, gezgin satıcılar ellerindeki malları peşin ve kredili şekilde madeni gümüş paralarla aldıklarını, çok miktarda malı da madeni para karşılığında kredili bir şekilde sattıklarını, vergilerinde yüksek olması han­daki çıkan yangından büyük zarara uğradıklarını, eğer alacaklarını ve vereceklerini kağıt parayla yapacak olurlarsa, büyük bir yıkımla karşı karşıya bulunduk­larını öfkeli üzgün bir şekilde söylüyorlardı. Panayıra katılım ücreti ve yer kirasını depo, konaklama yemek fiyatlarının yüksekliği de Halep’ten gelen tüccarların şikâyet konusuydu. Tüm tüccar, ağız birliği etmişçesi­ne kimseye kredili mal vermeyeceklerini, alacaklarını madeni gümüş para olarak isteyeceklerini, Zile’deki kendilerine verilen hizmetin pahalı olduğunu, gelecek yıl Anadolu’nun diğer yerlerindeki ucuz konaklama, yer kirası ve katılım payı az olan panayırlara gidecek­lerini bildiriyorlardı.

1861 yılında Zile Panayırı’ndaki olumsuz kötü etkileri bir kenara bırakırsak, zor şartlar içinde devletin ilgisiz­liğine rağmen, iyi kârlı bir sezon geçirildi. İyi bir hazırlık olursa, katılımcılar gelecek yılki panayır haftasında za­rarlarını kurtarabilirler. Şimdi faaliyetlerini biraz kıstılar. Her yıl geçtikçe durum düzeliyor. Fransa’da bu panayır­dan kazançlı çıktı.

(Devam edecek)

 

You may also like

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir