Ömer Seyfettin Dosyası’ndan: ÜÇ CİLDİN ÜÇ YÜZÜ

18

Semra Meral

Ömer Seyfettin Dosyası’ndan:

ÜÇ CİLDİN ÜÇ YÜZÜ

Birincisi; ÇOCUKLUĞUNUN SİLİN/E/MEYENLERİ

        Yüzüm mahzunlaşır,gözlerim dolar,mimiklerim;biraz sonra batacak gemiyi haber vermekle mükellef ikinci bir kaptan gibi  ‘alabora olur’ du her seferinde.

 

Her seferinde; yaramazlıklarını toplamaya gayret eden bir anne olur, gelemeseler de ‘ninni dinlemeye hazır birer çocuk’ kıvamına, telaşlı bir tecessüse bürününce dikkatleri, artık yazarımın dinlediği o hazin derenin şırıltısı dolar dolar boşalırdı sınıfıma… Çıt çıkmadıkça da, dinlendiğinden emin olan her hatip gibi, uzaklardan çook uzaklardan gelen o malum ‘Kaşağı’ının  “tiki tık, tiki tık” larından başka bir ses duymaz olurdum o kutlu kürsümde…

Sesim titreye titreye her örnek okuma yapışımda; o bir bakışı ile ödler koparan, evinde bile asker disiplininden taviz vermeyen muhterem ‘yüzbaşı’ babanın çiftliğine konuk oldum hep çekine çekine… Maalesef yine İstanbul’da olsa da küçük Ömer’in annesi; daha bahçe kapısında karşılasa da babacan Dadaruh bizi, adımlarımız hep geri geri gitti canlarımla birlikte…

Hanımının yokluğunu hissettirmemek için satır aralarında ağırlamaya gayret etse de evin emektarı Pervin bizi; biz O’nunla çayı değil, acıyı yudumladık kana kana, o onulmaz çaresizliği paylaştık gözlerimiz dola dola…

Ve o çocuk yaşında bir gecede on yaş birden büyüyerek ömür boyu çok hüzünlü bir hüsran yaşayacak bir ağabeyin, kaç kez şahit olduk; bin bir kere ‘bin bir pişmanlığı’na…
Hem korkusundan, hem kardeşinin birdenbire hastalanarak ölebileceği hiç aklına gelmezken, bunu hiç mi hiç düşün/e/meyip O’na iftara atması ‘O’na çok pahalı bir fatura ödetti’ diye kızılcık şerbeti içtik biz de kaç kere… O zehirden azabın,  küçücük bir yaramazı eze eze geçmesi bizi de hep üzdü geçti; kaç kere, defalarca…

O, kardeşinin iyileşeceğini, onunla tekrar oynayacağını, tekrar atları tımar edeceklerini hayal ederken ve de onun kendisini affetmesi için ellerine, ayaklarına kapanmayı düşlemişken, birdenbire ellerinden uçup gitmesi belki de çok kısa süren ömrünün şifa bulamayacak derdini körüklemişti besbelli ki…

Ne kadar üzülmüş, ne kadar yıkılmış demek ki haftalarca, aylarca; ne kadar kavrulmuş için için demek ki…

Zira yıllar sonra kaleme aldığına göre bu acı gerçeği;tekrar itiraf ederek,  yenilediğine göre bu vicdan muhasebesini  demek ki hiç unutmamış Hasan’ını!..

Öyle ise yeni Hasanlar olmaması, yeni hüsranlar yaşanmaması için yanlışın üstünü çizmeli, çizmeliydi yazarım…

Ki saatler yalan yanlış işlemesin!

Ki insafsız, merhametsiz, vicdansız  -ki bu kendisi de olsa- dersini alsın!

Ki iyiye, doğruya, güzele rahmet okunurken; kötü, yanlış, çirkin vicdan azabı ile zahmetler çeksin!
Hangimiz unuttuk ki çocukluğumuzu; hangimizin yıllarını süslemedi ve ya ağlatmadı ki çocukluk yılları?
Hangimizin hayatında önemli değil ki ellerimizden uçup giden değerler?
Hangimiz uğramadık ki haksızlıklara?
Henüz pişmediysek de, hangimiz yaşken eğilmedik ki?
Hangimiz o günlerde yaşadıklarımızı -acı veya tatlı- buruk bir hazla veya hüzünlü bir hüsranla tekrar tekrar yaşamadık ki?

İşte Ömer Seyfettin de unutmadı, unutamadı ve hep yeniden yaşadı…
Ve yazdı birebir yaşadıklarını, yazdı ve bize armağan etti!
Ve işte böylece doğdu, o güzelim; Kaşağı, Ant, Falaka, İlk Cinayet… gibi çocukluğundan ve çocukluk hatıralarından faydalanarak yazdıkları…
Yani hikâyelerinin ana kaynağı, beslendiği ana damar; yıllar içinde muhayyilesinden gitmeyen, çocukluğunun o silinemeyen anılarıdır…
Çok başarılı bir hikâye atmosferi için oluşmuş bu alt yapı, O’nun hemen bütün hikâyelerinin alt yapısını da oluşturarak; o hikâye tadını, o buruk hazzı yaşatmayı da bilmiştir okuyucusuna…

O’nun öykülerinin üç ana kaynağını oluşturan diğer iki damar, diğer iki temel taş’tan ikincisi:
Şerefli tarihimiz, milletçe yaşadığımız onurlu geçmişimizdir…
Hayrandır geçmişimize…Hayrandır Osmanlı’nın yükseliş dönemindeki  o şahsiyetli kahramanlarına…Bu hayranlığın sürüp gitmesi ve bilhassa örnek alınması  için de anlatılmalı, anlatılmalıdır…Forsa, Pembe İncili Kaftan, Başını Vermeyen Şehit…bu ekoldeki hikayelerinden sadece bir kaçıdır..
Bir üçüncü temek kaynak sosyal yaşantımız…

Bunu iki farklı grupta da değerlendirebiliriz… Şöyle ki;

a)Zaman içinde değişmesi gereken âdet ve töreler…
b)Yanlış batılılaşma, yozlaşma, sosyal bozukluk…
(Bunlarla ilgili örneklemeler, bölümü ile beraber ayrı ayrı verilerek devam edecektir…)
Hikâyelerinin ana kaynağını, “üç unsur” olarak belirlediğimiz yazarımızın eserlerinin önceleri 9 veya 10 kitap seri halde yayımlanırken; daha sonra “Ömer Seyfettin’in Bütün Hikâyeleri” ismi ile “üç cilt” halinde yayımlanmış olması da dikkate değer bir notumuzdur…
İsterseniz şimdi buyurunuz,  “İlk Cinayet” ismindeki o çok okunası hikâyesinde, bizzat kendisinden dinleyelim yine kendisini de;  o hırçın ve haşin çocuğun içinde, nasıl yufka ve narin bir yürek taşıdığını hep birlikte görelim efendim… Hikâyenin bütününü okuduğumuzda da bu ‘İlk Cinayeti’ni, onun gerçekten yapmak istediğinden mi; yoksa daha fazla bir ilgi ve sevgi beklediğinden mi yaptığına karar verelim…
{“Ben hep acı içinde yaşayan bir adamım! Bu sıkıntı âdeta kendimi bildiğim anda başladı. Belki daha dört yaşında yoktum. Ondan sonra yaptığım değil, hatta düşündüğüm kötülüklerin bile vicdanımda tutuşturduğu sonsuz cehennem sıkıntıları içinde hâlâ kıvranıyorum. Beni üzen şeylerin hiç birini unutmadım. Anılarım sanki yalnız hüzün için yapılmış.

Evet, acaba dört yaşımda var mıydım? Ondan önce hiç bir şey bilmiyorum. Bilinç, başımıza nasıl yakmayan bir yıldırım gibi düşer. Tolstoy, daha dokuz aylık bir çocukken kendisinin banyoya sokulduğunu hatırlıyor. İlk duygusu bir hoşlanma! Benimki müthiş bir sıkıntıyla başladı. Beni artık susturamıyorlar. Ne vakit, nerede, nasıl sustuğumu bugün hatırlayamıyorum. Sanki sonsuza kadar ağlıyorum.

Kendimi bilir bilmez yaptığım bu cinayetin üzerinden işte otuz yıldan fazla bir zaman geçti. Şimdi Şirket vapurlarının güvertelerinde otururken ne zaman bir martı görsem, birdenbire, neşemi kaybederim. Bir çocuk haykırışıyla ağlamak isterim. Yüreğimin içinde derin bir sızı büyür, büyür. Göğsümü acıtır.

«Ah insafsız!» diye beni azarlayan anneciğimin hiç bitmeyen paylamasını duyar gibi olurum.”}
İşte böyle efendim o canım bütün hikâyelerini harmanladığımızda görürüz ki, bir tarafta bükül/e/meyen bir bilek, cesur bir yürek; diğer tarafta zarif bir kalem, naif bir yürek!

Hangi bir anısından, hangi; aslında bir gözlemci ruhun keşfetme, bir araştırma eğiliminin ‘yaramazlık’ olarak yansımasından, hangi acısından, kaçıncı vefasından, kaçıncı kadirşinaslığından söz edelim bilemiyoruz ki…
Dememiz o ki çocukluk hatıralarından beslendiği hikâyelerindeki ‘kahramanlar’ da çoğu diğer hikâyelerinde olduğu gibi silik, sıradan bir kişiliğe sahip  değillerdir..
Ömer Seyfettin, çocukluğunun silinmeyen ve hiç silinmeyecek olan fevkalade bir anısını hikâyeleştirdiği ‘Ant’ta ise bizimle  bizzat konuşmak, bizzat dertleşmek istemiştir sanki..Okuyucusuyla doğrudan bir hasbıhal, bir halleşme, bir hemhal  sanki…”İşte özüm, işte közüm, işte dumanım..” demekte…Hem çocukça, hem mertçe!..


{ “Ben Gönen’de doğdum. Yirmi yıldır görmediğim bu kasaba, düşümde artık bir serap gibiydi. Birçok yeri unutulan, eski, uzak bir rüya gibi oldu. O zaman genç bir yüzbaşı olan babamla her zaman önünden geçtiğimiz Çarşı Camii’ni, karşısındaki küçük, harap şadırvanı, içinde binlerce kereste tomruğu yüzen nehirciği, bazen yıkanmaya gittiğimiz sıcak sulu hamamın derin havuzunu şimdi hatırlamaya çalışıyorum. Ama beyaz bir unutuş dumanı önüme yığılır. Renkleri siler, şekilleri kaybeder… Pek uzun gurbetlerden sonra vatanına dönen bir adam, doğduğu yerin ufkunu koyu bir sis altında bulup da, sevdiği şeyleri uzaktan bir an önce göremediği için nasıl hüzünlenirse, ben de tıpkı böyle meraka, sabırsızlığa benzer bir acı duyarım. O, her akşam sürülerle mandaların, ineklerin geçtiği tozlu, taşsız yollar, yosunlu, siyah kiremitli çatılar, yıkılacakmış gibi duran büyük duvarlar, küçük, ahşap köprüler, uçsuz bucaksız tarlalar, alçak çitler hep bu duman içinde erir…

Yalnız evimizle okulu gözümün önüne getirebilirim…”}

Diye evlerinin ve okulunu bize tanıtmaya çalıştıktan sonra, daha çocuk yaştaki ilkeli bir duruşun, o bitimsiz ve bitmeyecek öyküsünü arkadaşı Mıstık’ın şahsiyeti ile bütünleştirerek ve çok haklı olarak O’nu bir kahraman olarak ilân edecek ve yine rahmet okutacaktır kendisine…

Biz ne desek; sadece bir arkadaş değil “kan kardeş” de oldukları o vefakar ve cefakar Mıstık’ına olan hayranlığını, yazarımız kadar içten anlatamayız ki…
Biz ne kadar anlatsak; bir erdem abidesi olan O küçük delikanlı Mıstık’ın yaptığı o fevkalade fedakârlığı, yazarımız kadar yalın ve sade ifade edemeyiz ki…
Biz nasıl tarif etmeye, nasıl tasvir etmeye kalkışırsak kalkışalım,   kendisini arkasına saklayarak kuduz bir köpeğin önüne atılan, ‘bu yiğit küçük adam’ın portresini yazarımız kadar içli ve tabi veremeyiz ki…

Küçük bir çakı ile çizilen ama bir ‘söz’dü verilen diyen o koca yürekli Mıstık’ın   hayatını kaybedişiyle duyduğu o tarifi imkansız, o buruk, o sonsuz minnettarlığı yazarımız kadar yürekten veremeyiz ki…
İşte o hiç tükenmeyecek onurlu bir acının, hiç dinmeyecek hüzünlü sancısını şöyle tamamlar yazarım:

{Ertesi günü Mıstık okula gelmemişti. Daha ertesi günü yine gelmedi… Anneme, Hacı Budak’lara gidip Mıstık’ı görmemizi söyledim.

– Hastaymış yavrum, dedi, inşallah iyi olunca yine oynarsınız, şimdi rahatsız etmek ayıptır.

Ondan sonra ben her zaman Mıstık’ı iyileşmiş bulacağım umuduyla okula gittim.

Ne yazık ki, o hiç gelmedi… Köpek kuduzmuş. Baktırmak için Mıstık’ı Bandırma’ya götürdüler. Oradan İstanbul’a göndereceklerdi.

Sonunda bir gün işittik ki, Mıstık ölmüş…

Erken kalktığım açık, bulutsuz sabahlar, herkes gibi bana da çocukluğumu hatırlatır. Belleğimde sonsuz ve mor bir tanyeri ülkesi gibi kalan doğduğum yeri gözümün önüne getirmek isterim. Ve hep, farkında olmayarak sol elimin işaret parmağına bakarım. Birinci boğumun üstünde hâlâ beyaz çizgi şeklinde duran bir küçük yara izi, bence çok kutsaldır. Andı için ölen, hayatını mahveden kahraman kan kardeşimin, sıcak dudaklarını tekrar parmağımın ucunda duyar, beni kurtarmak için kendisinden büyük, kudurmuş, iri ve kara çoban köpeğiyle pençeleşen o aslan ve kahraman hayalini görürüm.}
Hasan bir kere öldü, yazarımız bin kere…
Martı yavrusu bir kere öldü, yazarımız bin kere…
Mıstık bir kere öldü,     yazarımız bin kere…
Allah gani gani rahmet eyleye, gani gani rahmet eyleye!

Devam edecek…

Poetik Haber (Edebiyat-Düşünce -Eleştiri)’den alınmıştır.03.11.2015

 

 

You may also like

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir