HÜNKÂR İle MİMAR

18

 

Semra MERAL

 

‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisinin  eğrisiyle, doğrusuyla ; sevabıyla, günahıyla; seveniyle,  sevmeyeniyle  reyting denilen rekorları   kırdığı , -hatta  parça parça ettiği- İbrahim Paşa’nın  öldürülüşü ile ilgili son iki bölümünden, o kadar çok etkilendim  ve  beni o kadar çekim alanına sürükledi ki, daha önce  seyrettiğim ve mutlaka  bir  yazı yazmam gerektiğine inandığım  ‘Hünkâr İle Mimar’ adlı  ‘o görkemli  tiyatro eseri’ni hatırlamamam mümkün  olmadı…

Evet iki yıl kadar önce,  insanların  yine eve kapandığı böyle  bir kış  mevsiminde ; Erciyes’in  Sinan’ı , Süleymaniye’nin  Sinan’ı’ı olarak Erciyes’te esmiş, Erciyes’ten  bir ‘Semih  Sergen’  geçmişti..

Hünkâr Sultan Süleyman’ı canlandıran Orhan Özyiğit ile ‘Mimar Sinan’ı oynayan Semih Sergen  sanki  sahnede değil, sarayda;bizler ise tiyatroda değil sanki tiyatro üstadı Muhsin Ertuğrul’un ifadelerince  büyüklerin mektebindeydik…

Bundan sonrasını, olduğu gibi ‘o günkü yorumlarımla yazım’a bırakıyorum olduğu gibi:

Sultanı, ‘Süleyman’ adına,”Süleymaniye” gibi    şaheser  bir âbide diken  Erciyesli  Sinan; 30 Ocak cumartesi  akşamı ,  Ankara Devlet Tiyatrosu gibi bir güzide kuruluş ve ‘Semih Sergen’ gibi bir gözde tiyatro sanatçısı VE  “Bir Hünkâr –Bir Mimar ”isimli tiyatro eseri ile ; İstanbul’daki, saraydaki , Sultan Süleymanı huzurundaki ‘Filozof  Mimar Sinan’ı temsil ederek,  beş asır sonra hemşerilerine, ‘hemşeriliğin  keyfi’ni yaşattı.

              İl Kültür ve Turizm   müdürü Sayın İsmet Taymuş’un  konuklarını bir ev sahibi nezaketinde karşıladığı ve  İl kültür ve Turizm Müdürlüğü tiyatro salonunda sahneye konan, bir ‘senaryo’ değil; ‘tiyatro  eseri’ idi. Eserin rol dağılımını üstlenenler de  bir ‘oyuncu’  değil ‘sanatçı’ idiler elbet de   büyük  bir beğeni ve hayranlıkla  izlendiler.

               Üç  sanatçının rol aldığı, daha ismiyle bile  ‘şiire’, ‘şair padişah’a götüren eserde, aynı zaman da çok başarılı şiir yorumcusu ve de şair ve de oyun yazarı  olan Semih  Sergen ’MİMAR’ı canlandırarak da lâyık olduğu bir rolü, lâyık olduğu veçhile  gerçekleştirmiş oldu.

Muhataplarının bile ‘Muhteşem Süleyman’ diye hakkını, hak ettiği gibi verdiği Kanuni Sultan Süleyman, yani ‘hünkâr’ rolündeki  Orhan Özyiğit , soyadının anlamını sanki  Kanuni’de buluyormuşçasına  rolüne hükmetti..Hürrem Sultan’ın hayalini canlandıran Handan Kılıç da  kostümü ve geceye düşen silûetiyle Süleyman’ı gibi, bizi de  büyüledi.

Daha önce tiyatroya gösterilen ilginin aksine,   salonun hınca hınç dolu olduğu seyircinin çıt çıkarmadan pür dikkat, büyük bir hayranlıkla   izlediği  ve  yerinde alkışlarla müdahale ettiği  eserdeki başarı, sanatçıların bir  su akışı içinde rollerini yaşayarak ve yaşatarak sunuşlarının yanında ,  Kayseri  seyircisinin mimarını  sahiplenmesi de elbet  takdire şayandı. Fondaki tanıdık   davûdi  Rüştü Asyalı’nın  sesi ;göz  dolduran  dekor, profesyonel  ışıklandırma da olunca ağız tadıyla  ‘oh be!’ dedirten  bir  başarıya odaklanmamak mümkün değildi.

Hünkâr ; hem ‘Yavuz ’gibi bir babanın oğlu, hem Osmanlı sultanlarının kırk altı yıl gibi  en uzun tahtta kalanı, hem  Osmanlı’yı en doruklara taşıyan  Muhteşem’i, hem ‘çok iyi bir kanun   uygulayıcı  Kanuni’si olunca ilgi ve alâkanın büyüklüğü de o derece artıyordu.Hele hele de bu pozitif seçeneklere ‘şair bir sultan-Muhibbi’ portresi  ile beraber bir ‘baba duyarlılığı’ da eklenince,  eserde içinden çıkılamayacakmış gibi görünen düğüm, seyircisini yormadan  ‘su’ gibi akıp giderken  O, ‘EN BÜYÜK SULTAN’ın  büyüklüğü ve kudreti de vurgulana vurgulana çözüme kendiliğinden ulaşılmış oluyordu…

Mimar ,yani mimar başı, yani Koca Sinan, asla  bir sanatçı kompleksine  kapılmadan,   bir filozof kimliğiyle  tatlı-sert bir üslupla , karşısındakinin   ‘devlet-i âlisinin bir  sultanı’ olduğunu unutmadan ,uyarılarda bulunarak ;   Anadolu’dan, halkın içinden çıkmış birinin sarayda padişahının dert ortağı olacak   kadar  müstesna bir kimliğe bürünmüş olması  ile bize güven verdi.Bizleri ,’Nasrettin hocamız’a da götürerek  güldürürken ,   rahatlatıp huzur verdi. Hele de ,bir babanın evlâdını,  oğlu şehit düşmüş bir baba duyarlılığıyla anlaması, eserin bunu da işlemiş olması çok ayrı bir  fevkâlâdelik ve idealistlikti!..

Ya o çığlık, ya o Kanuni gibi  mükemmel bir kanun uygulayıcı oluşu ismine  sinen bir hükümdarı, ‘baba’ duyarlılığından istifade ederek kararından vazgeçirmeye çalışmasına rağmen ,haberin ulağa ulaştırılamayacağını öğrenen  Sinan’ın  attığı çığlık?!..Evet o çığlık öyle asildi ki..Şehzadenin maalesef  ölümden kurtulamayacağı  sinyalini  veren O çığlık  öyle  hikmet dolu  idi ki……’Saygı duyduğu bir hükümdar’ın kararsız kalıp acze düşüşünden  çok, ‘Muhibbi  gibi bir babanın yürek yangısı’nı bağrında hisseden O sanatçı çığlığı öyle babacandı  ki..O çığlıkla bağrımız delinip, yüreğimiz yanarken  ‘adını koyamadığımız gizem bu olsa gerek..!’ dedirtti. Ve asalet’i  bile ezip geçen  ‘hikmet’ , ‘kün’ emrindeki hakikat’le hükmünü verecek, ve yine nihayet , her şeye  her zaman verdiği ve her zaman vereceği gibi  “ezelden ebede, bu hep  böyle  akıp gidecek!” dedirtecekti

.                       “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet  cihanda, bir nefes sıhhat gibi “ diye edebiyat tarihimizin altın

varaklarına işlendiği gibi,  Türk milletinin bir nakış gibi göğsüne de işlediği bu şiirsel nasihat,

“Saltanat dedikleri, bir cihan kavgasıdır

Olmaya  baht u saadet dünyada vahdet gibi.”şeklinde noktasını koyacaktı.

———————-

Bu hikmet’le  sona   eren dev  eserin içimizde estirdiği rüzgârı Tokat Kümbet Dergimizde yeniden hissederken  ve babası Tokatlı (Ziver Efendi) Bayrak Şairimiz Arif Nihat ASYA’nın  pek haklı bir tespitle çizmeye ve bir çini gibi işlemeye   çalıştığı şu  yol haritası:

“Dağ  parçası kubbeler..Ufaktan, iriden

Gel, haşmeti gör yandan ilerden, geriden;

Bir mucize     devrinde Sinan  Erciyes’i,

İstanbul’a dikmiş, getirip Kayseri’den”
bu nefis tiyatro eseri ile bu defa tersten çizilmiş olacaktı. Bu sefer; İstanbul’dan getirilip  Kayseri’de ruhumuza dikilen  dev  heykelle buruk bir keyif yaşayarak evlerimize dönecektik…”

Evet, dediğim gibi  iki sene önce  masmavi deniz kuşlarının kanatlarında   sılasına taşıdığı  Erciyesli Sinan,  ‘Süleymaniyeli Sinan’ olarak Erciyes’ e konmuş ve beyaz kar rengine dönüşen kanatlarıyla İstanbul’a dönerken   şafakla birlikte muhtemelen Süleymaniye’ye  yeniden konmuştu….

You may also like

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir