Şems-î Sivâsî’nin KERÂMETLERİ

Yusuf Meral

 

 

 

 

Menâkıb‑nâmelerde Şemseddin Sivâsî’ye isnâd edilen birçok kerâmet mev­cûttur. O’nun gerek hayâtı ve gerekse tasavvufî şahsiyeti hakkında malûmât vermesi bakımından önemi hâiz bulunan bu rivâyetlerden bazısı aşağıya sıralanmıştır.

Tokat’ta tahsîli sırasında (7 yaşları civârında) gördüğü rüyâda genç‑ihtiyar her­kes dört taraftan kendisini tavâf etmektedirler. Bunu tâbir için ehl‑i tarîkten Kös­tekci‑zâde’ye gider. O da ilerde kendisinin feyz, bereket ve ilminden istifâde etmek isteyen müslümanların gelip, etrafına doluşacaklarını söyler (Bu durum Şeyhi’nden el aldıktan sonra aynı ile vâkî olmuştur.

Abdülmecîd Şirvânî ile tanışmak üzere, Tokat’a ziyâretine geldiğinde, Abdül­mecîd Şirvânî’nin bunca yolu Şemsî’yi irşad için geldiğini fakat tarîkat yolunun zor olduğunu söylemesi üzerine, Şemseddin Sivâsî, altı ay önce biat etmek üzere huzû­runa girdiği Şeyh Mustafa’nın; “Senin mürşidin altı ay sonra ayağına gelecektir” sözünü hatırlamıştır.

Hediyyetü’l-ihvân ’da Şeyh Receb Efendi’den nakille, Receb Efendi’nin bir rüyâsı anlatılıyor. Rüyâda Şemseddin Sivâsî O’nun elinden tutup Peygamberimi­ze götürüyor. Sülûk‑i İlâhî için O’na teslîm ediyor. Şeyh Receb Efendi şu hâdiseyi anlatmaktadır:

“Bir Pazartesi günü vaaz ederken birden va’zı kesip duvara yaslandı. Uzun müddet o şekilde kaldı. Cemâat endişe içinde bekledi. Ancak daha sonra tekrar eski hâline döndü. Durumu sormaya kimse cesâret edemedi. Birkaç gün sonra, ben sormak cesâretini gösterdim. Bana bu durumu şöyle îzâh etti: ‘Buna insilah denir! dedi ve anlattı ‘Rûhun bedeni terk edip, âlem‑i melekûta, âlem‑i ceberû­ta oradan âlem‑i lâhûta urûc etmesidir. Bu makamlardan bir makâm‑ı azîz bize müyesser ve mukadder oldu. Ruhların toplandığı yerdeوعلمك ما لم تكن تعلم وعلمناه من لدنا علمنا mefhûm‑ı şerîfleri üzere talîm müyesser oldu.’ diyerek geri kalan kısmı sakladı. İnsilah hakkında ise şunları söyledi: ‘İnsilahta çok fayda vardır. Rûh, âlem‑i melekûttan sonra kuvvet‑i kudsiyye ile âlem‑i ceberûta dâhil olur. Oradan cenâh‑ı İlâhî ile âlem‑i lâhûta girer. Oradan da fazl‑ı İlâhî ile fuyuzât‑ı kudsiyye ahz ider.”

Şebinkarahisar dönüşünde kendisini halkla birlikte birçok köpek de karşıla­mıştı. Kendi yokluğunda Sivas’ta bir şeyler olduğunu anlayıp neler olduğunu anlat­malarını istedi. Hâdise şu idi. Sivas’ta veba ve tâûn hastalığı zuhûr etmiş ve şehir ka­dısı da köpeklerin öldürülmelerini emretmişti. Şimdi Köpekler O’ndan istimdât edi­yorlardı. Bunun üzerine (لولا الكلاب أمة من الأمم لأمرتكم بقتلها) hadîsini köpeklere ve hal­ka hitâben okudu ve: “Yerli yerince herkes müsterih olarak gitsin” dedi. Daha sonra halkla birlikte köpekler de dağılıp gitmişler; bir müddet sonra ise salgın tamâmen ortalıktan kalkmıştı.

Rüyâsında kan görüp öleceği husûsunda endişelenen Hüseyin Dede’ye, câmide vaaz esnâsında rüyâdan habersiz olduğu halde; “Bunlara inanmak ahlâk zâfiyetidir.” dedi.

Hamza Dede’den rivâyet edilen bir hâdise de şudur:

Şemseddin Sivâsî hac yolundayken, Hamza Dede’yi de yanına alıp kâfileden ayrılmıştı. Çölde bir iki saat gittikten sonra kaybolmuş bir yolcuyu bularak, tekrar dönüp, kâfileye iltihak etmişlerdi.

Bir seyâhat dönüşünde, konakladıkları mahallin sâkinleri Râfizî olduğundan, onlara yiyecek ve içecek vermemişlerdi. Nerdeyse canlarından dahi endişeli bir durumdaydılar. Fakat Şemseddin Sivâsî’nin duâ ederek reislerinin kızının amansız bir hastalıktan kurtulmasına vesîle olması netîcesinde, ahâlî Ehl‑i sünnet inancına dönmüş, bu sâyede bol ihsâna kavuşmuşlardı. Aynı zamanda ahâlî Şemsiyye tarîkatının muhibbânından olmuşlardı.

Konuyla  ilintili ve ayrıntılı bir başka hadise ise,aşağıda anlatıldığı gibi cereyan etmiştir.

Şeyh Şemseddîn Sivâsî hazretlerini, vâz ve nasîhat etmesi için civâr köy ve kasaba halkı dâvet ederlerdi. Bir talebesiyle dâvete icâbet edip giderken bir köyde konakladı. O köy halkı Râfızî  olduklarından, sevgili Peygamber efendimizin seçilmiş Eshâb-ı kirâmı hakkında kötü sözler söylüyorlardı. Kendilerine ve hayvanlarına paralarıyla yiyecek bir şeyler almak istediklerinde vermedikleri gibi, onları zulüm ve işkenceyle öldürmek istediler. O zaman Şemseddîn Sivâsî hazretleri, iki rekat namaz kılıp, Allahü teâlâya duâ etti.Aradan fazla zaman geçmeden, köyün ileri gelenleri ve kalabalık bir topluluk türlü türlü yiyecekler ve hediyelerle geldiler. Taaccüb edip; “Önce siz bize yemek vermeyip öldürmek istediğiniz halde bu muhabbet ve sevgi nedir?” diye sorulduğunda; “Biz de bilmeyiz ne hal oldu. Kalbimize, şu azîzin muhabbet ve sevgisi yerleşti. Mümkün olsa canımızı bile fedâ etmeyi isteriz.” diye cevap verdiler. Sonra talebesi, Şemseddîn Sivâsî hazretlerine; “Sultânım, düşmanlıktan sonra bu muhabbet nedir?” diye sordu. Tesbihini gösterdi. Onlar bu şekilde sohbet ederken o topluluğun reisi gelip; “Sultanım küçük bir kızım var. Bâzan sara tutar. Günlerce bu halden kurtulamaz, kurtulunca da kendini bilmez. Söylenen sözleri anlamaz. Başka evlâdım da yok. Huzûrunuza getireyim de hayır duâ buyurun. Zîrâ bana “KaraŞems’in dergâhından ne isterseniz geri çevrilmez.” diye bildirildi. O da bir an önce getirmesini isteyince adamcağız kızını bir hayvana bindirip getirdi ve bir ölü gibi Şemseddîn Sivâsî hazretlerinin huzûruna koydu. Hazret-i Şeyh bir müddet teveccüh buyurup; “Fâtiha.” dediğinde, kızcağız sıçrayarak ayağa kalktı. Sevinerek evlerine döndü. Nakledilir ki: O hastalık bir daha gelmedi. Aklı başında iffetli bir hâtun  oldu.

Bu kerâmeti gören köy halkı, Eshâb-ı kirâm hakkındaki kötü düşüncelerinden vaz geçip, tövbe ettiler. Hepsi, Şeyh Şemseddîn Sivâsî’nin sevenleri ve talebeleri oldu.

Pîr Veli Dede denilen yaşlı bir mürîdi, Şemseddin Sivâsî herhangi bir sefere çıktığında gider evinde beklerdi. Yine bir defâsında Şemseddin Sivâsî sefere çıkmış ve fakat mürîdi geciktiğinden kapıda kalmıştı. Kapının kilitli olduğunu görünce de dönmeyerek, beklemeye başlamıştı. Nihâyet içerden; “Kapıda kim var.” diye seslenen şeyhinin sesini duydu. Bunun üzerine; “Kapılarda bekleyen kulunum.” diye cevab verdi. Ses tekrar gelerek;

“Kapılarda bekleyene kapı kapanmaz.” dedi. Bunun üzerine kapı açıldı. İçeriye girdiğinde kimseyi bulamadı. Akabinde araştırdı ki şeyhi daha o seferden dön­memişti.

Şeyh Receb Efendi’nin amca‑zâdesinden nakille anlattığı bir hâdise de şudur: Şemseddin Sivâsî ile Receb Efendi’nin amca‑zâdesi (Şemsî’nin de yeğeni olur) son İstanbul dönüşünde bir mahallede konaklamışlar, fakat ora halkının misâfiri sevmediği ve iltifât etmediği yaygınmış. Her şeye rağmen birden bir adam gelip, onlara bir tavuk ve yiyecek bir şeyler ikrâm etmiş. Bu duruma hayret eden yeğeni, amcasına bunun sebebini sormuş. Şemseddin Sivâsî de; “Açlıktan çok yorulmuştuk. Hiç olmazsa bir tavuk satın alıp karnımızı doyurmayı düşünüyordum. Allâh, onu bize gönderdi.” şeklinde cevab vermişti.

Kara Şems’in vefâtından sonra, talebelerinden hal sâhibi Âmâ Mehmed Dede hocasının türbesini ziyâret ederken; “Acabâ hocam benim şimdi türbesinde ayakta olduğumu, türbeye giren çıkanları bilir mi?” diye düşündü. Bu sırada uykusu geldi ve kendine hâkim olamayıp, uyudu. Rüyâsında hocasını gâyet nûrânî ve beyaz geniş bir elbise içinde gördü. Ona güler yüzle; “Gel bunları al!” dedi ve eline bir mikdar altın bıraktı. Sonra; “Dışarı çık! Biraz sonra ziyâret ve duâ için bizim çocuklar gelecek.” buyurdu. Âmâ Mehmed Dede uyanınca, türbeden dışarı çıktı. Orada bulunan yaşlı birisi ona; “Kara Şems’in çocuklarının, kabri ziyâret için geldiklerini haber verdi. Bunun üzerine, hocası hakkındaki düşüncesini düzeltmeye çalıştı ve hocasının böyle görünmekle daha hâlis îtikâdlı olmasını ve Allahü teâlânın izni ile uzaktan geleni bildiğini, kaldı ki yakında bulunanı daha kolay bileceğini anlatmak istediğini anladı.

 

You may also like

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir