ZİLE VELİLERİ

 

                                                            Semra Meral-Yusuf Meral

                                            MEHMED ARİF EFENDİ

          Oğluna nispetle Ebü’l Muharrem, (Muharrem Efendi’nin babası) evlâdının ve evlâdından pek büyük insanlar yetiştiği için Ebü’l – Berâkât diye anılır. Bu zat aslen Horasan’dan 28 sorularıyla birlikte Anadolu’ya hicret edip, Zile’nin İsa (Küçüközlü Köyü) Köyü’ne yerleşen Hacı İlyas Ağa’nın oğludur. Bu köyden daha sonra Zeyli (Zile) ilçesine hicret ederek, Zile’de ilim tahsiline başlamıştır. Zile’de kâfi derecede tahsil gördükten sonra Amasya’ya gitmiştir.

            Amasya’da Hacı Hızır Efendi’den tahsil ve terbiye görmüştür. Amasya’dan geldikten sonra, Zile’de ilim neşri ile meşgul olmuştur. Zile âlimlerinden meşhur Abdurrahman Efendi, oğlu Muharrem, Şemseddin, İsmail Efendi’ler ve Fahreddin Abdullah Efendi gibi kıymetli müellifler yetiştirmiştir. H. 1000 (M. 1591) tarihlerinden evvel vefat etmiştir.

            Mehmed Arîf Efendi’nin şeyhi Amasyalı Hacı Hızır Efendi olup, O’nun şeyhi de Hâbîb-î Kara-manî’dir. Mehmed Arîf Efendi Ulemaya, sûlâhaya, meşâyıha hürmet gösterirdi. Kabri Zile Devlet Hastanesi önünde, ziyâretgâh olan oğlu Muharrem Efendi’nin yanındadır. Ebü’l Berâkât Mehmed Arîf Efendi bir gün rüyasında İmâm-ı Ali’yi görür. İmâm-ı Ali Hazretleri kendisine; İlim, Amel, Evlâd-ı Salih, Esbat-ı Salih (Salih torun) ile dua etmiştir.

            İlim hayatına kazandırdığı eserler arasında; Fârîs-Lügât ile Mulla Câmîi’nin Nefâhât’ini gösterebiliriz. Mulla Câmîi’nin Nefâhâti’ni Farsça’dan Türkçe’ye çevirerek kitabın adını “KÜNÜZ-ÜL EVLİYA” koymuştur. Mehmed Arîf Efendi’nin dört oğlu vardır. Bunlar;

  1. MUHARREM EFENDİ : Alîm, fâzıl, kâmil bir zattır.
  2. ŞEYH İBRAHİM EFENDİ : Hz. Şems ile birlikte Sivas’a hicret etmiştir. Sivas Meydan Câmîi’nde imamlık yapmıştır. Müttegi, müteverrî bir zattır.
  3. Ebü’s Sena Ahmed Şemseddin-i Sivâsî (Ebü’s Sena Şems-ül millet-i veddin Ahmed Bin Ebü’l Berâkât Mehmed Bin Arîf Hasan Zeyli (Zile) sümme Sivâsî.
  4. Şeyh İsmail Efendi : Alim, fâzıl, müttegi bir zattır. Hz. Şems ile birlikte Sivas’a gitmiş ve Sivas Müftülüğü yapmıştır. H. 999 (M. 1590) yılında Hz. Şems’le birlikte hacca gitmiştir. Fıkıhtan Mültega kitabını şerh etmiştir.

                             Muharrem EFENDİ (Muallim DEDE)


İslâm’ın büyük âlimlerinden değerli müderris, müellif, fâkih, muhâddis, müfessir, arif ve kâmil olan Muharrem Efendi; meşâhir-i ulemayı İslâmiye’den Ebü’l Berâkât Mehmed Ârîf Efendi’nin oğludur. Anası Sultan Hatun’dur.
MUHARREM EFENDİ

  1. 910 – 1000 (M. 1505 – 1591) yılları arasında yaşamıştır. Devrinin en büyük âlimlerinden olup, şöhreti Osmanlı sınırları içinde yayılmış ve her tarafta büyük saygı görmüştür. Günümüze kadar gelen her medrese âlîmi mutlaka Muharrem Efendi’yi tanır ve saygı gösterir. Kâmil ve fâzıl olan Muharrem Efendi, babası Mehmed Ârîf Efendi’den kâfi derecede tahsil görmüş, babasının vefatıyla küçük kardeşi Ahmed Şemseddin Efendi ile birlikte, Tokat’a gitmişlerdir. Tokat’ın o zamanki meşâhir’i ulemâsından Arakıyecizâde Şemseddin Efendi’den senelerce tahsil gördükten sonra, yine kardeşi Ahmed Şemseddin Efendi ile birlikte İstanbul’a giderek tahsillerini ikmâl etmişlerdir.

            Cuma Pazarlı (Ezine Pazarı – Aydınca) Muslihiddin Efendi’den feyz almışlardır. Daha sonra tekrar Tokat’a gelerek, o zamanlar Şirvan’dan Tokat’a hicret etmiş olan ve Tokat’da Şeyh Şirvanı diye anılan Mecidüddin Abdülmecid Şirvani’den feyzlerini tamamlamışlardır. Sonradan Zile’ye gelerek tedrisle meşgul olmuştur.

            Evinin ve medresesinin şimdiki Ali Kadı Mahallesi’nde Şeyh Edhem Çelebi Türbesi civarında olduğu bilinmektedir. Ayrıca Zile eşrafından Sultan Hoca oğlu Hacı Ali Bey’in H. 903 (M. 1498)’de yaptırmış olduğu şimdiki Boyacı Hasan Ağa Câmîi bitişiğindeki Kur’an Kursu binası ve müştemilâtında ders vermiştir.

            Yine halk arasında Davunlu Dede olarak bilinen İmam Melik – üd – din zaviyesinde haftada iki defa, yevmiye 20 akçe ile (o tarihlerde besili bir koyun 23 akçeye alınırdı. Buna göre ZİLE’nin eğitim ve öğretime verdiği önem açıkça ortaya çıkmaktadır.) Buhâr-î Şerîf okutmuştur.

            Muharrem Efendi kıymetli âlîmlerden kızı Safa Hatun’a; “Kızım Safa bu kitabı senin için yazdım. Sen bu kitabı esas tutarak memleket kadınlarına nasihat et. Çünkü bir toplulukta kadınlar ruhen yükselmezse, o toplum manen ölüdür. Çünkü her çocuk ilk terbiyesini anadan alır. Anası o çocuğa memleket sevgisi, din sevgisi, millet sevgisini aşılayamazsa o çocuk mensup olduğu cemiyete tam fayda sağlayamaz. Kızım, sen memleket kadınlarını vaazlarında tenvir ve ıslaha çalış.” diyerek kıymetli eser ve âlîmler bırakmada Zile’de öncülük yapmıştır.            Muharrem Efendi’nin ört oğlu bir kızı vardır. Büyüğü müderris Feyzullah Efendi, küçüğü Abdülmecid Sivâsî, üçüncü oğlu Câmîi Kebîr (Zile) Hatibi Abdülkerim, dördüncü oğlu Abdurrauf, kızı ise Safa Hatun’dur (Kızı Safa Hatun’u küçük kardeşi İsmail Efendi’nin oğlu Muslihiddin Mustafa Safa-i Efendi’ye vermiştir. Bundan meşhur Abdülâhâd Nuri Efendi dünyaya gelmiştir.)

 

 

            Muharrem Efendi’nin sayısız eserleri vardır. Bunlar arasında;

  1. Nahivden İBN-İ HACİB-İN KAFİYYESİ üzerine Molla Abdurrahman Câmîi’nin yazdığı FEVAİD-Ü ZIYA’IYE’si üzerine meşhur eseridir. İki cilt olup, Arapça’dır. Matbudur. Bu eserle Muharrem Efendi’yi Türkiye’de herkes tanır. Eserin I. cildini kendisi yazmış, II. cildine ömrü vefa vermediği için Abdullah Eyyübi tamamlamıştır.
  2. Fıkıhtan : Hediyet-Ül-Sulûkî (Fakir Hediyesi) Arapça olup, Türkçeye tercüme edilmiştir. Eser basılmamıştır. Muharrem Efendi’nin kendi eliyle yazma nüshası mevcuttur.
  3. TELHİS-ÜL-MİFTAH MİNEL MEANİ VE-L-BEYAN : Arapça olup basılı değildir.
  4. MENÂKIB-ÜL-EİMMETİS SELÂSE ÂLÂ MEZHEBİ EHLİ’S SÜNNET-İ VE’L CEMAAT: (Üç imâmın menkıbesi) Arapça olup, basılı değildir.
  5. TENVİR-ÜL EVLİYA
  6. MENÂKIB-Î EBU HANİFE
  7. CEYB-ÜL MESÂİL
  8. NÛMANİYYE: İmâm-ı Âzam’ı hal tercümesi
  9. HİDAYET-ÜS-SİLUK Fİ ŞERH-1TUHFE-TİL MÜLUK

            Bunlardan başka Câmi Haşiye’si, Risâli-i Şükriye, Nefât Tercümesi, Umdetül-nisa’yı gösterebiliriz. Ayrıca Mevlâna Abdurrahman Câmîi’nin Farsça Nefahatü’l Üns’ünü Arapça’ya nakil ve tercüme etmiştir.

            Halen ilçemizde KALELİZADELER diye anılan geniş ve büyük aile, işte bu Muharrem Efendi’nin Feyzullâh ismindeki oğlundan türemiştir. Kabri, Zile Devlet Hastanesi’nin önünde, babasının yanında yatmaktadır. Haftanın Perşembe günlerinde, bayramlarda ve sair günlerde ziyaretçileri boldur.


                                                                  ŞEMSEDDİN AHMED
                                           (KARA ŞEMS – ŞEMS-İ SİVÂSÎ) ŞEMS-İ AZİZ

            Anadolu’da yetişen en büyük velilerdendir. Halvetiyye yolunun kolu olan Şemsiyye’nin kurucusu; Ebu’s Sena Şems-ül veddin Ahmed Bin Ebu’l Berâkât Mehmed Bin Ârîf Hasan Zeyli (Zile) sümme Sivâsî.

            İsmi : Ahmed
Babası : Ebu’l Berâkât Mehmed Ârîf
Annesi : Sultan Hatun
Künyesi : Ebu’s Sena
Lâkabı : Şemseddin olup, daha ziyade KARA ŞEMS (Esmer olmasından dolayı) veya ŞEMS – İ AZİZ diye anılır.8

            Muharrem Efendi’nin küçük kardeşidir. H. 926 (M. 1520)’da ZİLE’de doğmuş ve H. 1006 (M. 1597)’da Sivas’da vefat etmiştir. Kabri, sağlığında câmiye gidip de, devamlı oturup dua ettiği yer olup, ziyâretgâhtır. (Sivas Meydan Câmîi avlusunun Güneybatı köşesi) Kabri üzerine daha sonraları bir kubbe yaptırılmıştır.

            Şemseddin Ahmed, daha yedi yaşındayken bir kış günü babasıyla birlikte, Halvetiyye yolunun şeyhlerinden Amasya’da bulunan Şeyh Hacı Hızır Efendi’nin yanına gitmiş ve duasını almıştır. Aldığı bu dua için; “Bu fakire gelen insanlar ve yükseklikler, o duanın bereketiyledir” demiştir.

            Zile’de babasından ve diğer âlimlerden Sarf – Nahiv (Gramer) ve diğer ilimleri öğrenerek ilk tahsilini yapar. Daha sonra o zamanın en mütebahhir âlîmi Arâkıyecizâde Şemseddin Efendi’den feyz almış ve icâzelenmiştir. Zile’de tahsilini tamamladıktan sonra, İstanbul’a giderek Sahn-ı Semân medreselerinde müderrislik yapmıştır. Çok geçmeden hacca gider ve Zile’ye döner. (Üç defa hacca gitmiştir. İlk hacca gidiş tarihi H. 982 (M. 1575)’dir.)

            Zileliler’in ısrarı üzerine ders vererek, Zile’de talebe yetiştirmeye başlar. Bu arada rica üzerine İbn-i Hişâm’ın KAVAİD-ÜL-İRAB adlı eserine “HALL-İ MUAGİT” isimli eserini yazar. Bu sıralarda kendisinde aşk ateşi fazla olduğundan, babasının tarikat arkadaşı olan Cuma Pazarlı (Ezinepazarı) Şeyh Muslihiddin Efendi’nin yanına gider. Şeyh Muslihiddin Efendi; “Bizim vefatımız yakındır. Size icazet verelim de dört makamı tekmil ettirirler.” der. ve Muslihiddin Efendi’den hilâfet alır. Bir müddet sonra da Muslihiddin Efendi vefat eder.

            Hz. Şems diyor ki; “Şeyhimin vefatından çok müteessir oldum. Etraftan Şeyh aradım. Amasya’da iki şeyh-i kâmil vardı. Lâkin ümmi olduklarından ilmim mâni oldu. İntisap etmedim. Tokat’ta da kâmil ve mükemmil Şeyh Mustafa Girbâsî var idi. 100 yaşını geçmiş idi. O’na müracaat ettim. Kendi ihtiyarlığının hizmete ve terbiyeye mâni olacağını söyledi. Yalnız altı ay sonra senin mürşidin ayağına gelecek”, diye müjde verdi.

            Hz. Şems, bu olaylardan sonra tekrar Zile’ye gelerek, okutmakla meşgul olur. Bu esnada ZÜBDET-UL ESRAR-I yazar. Tedris ile meşgulken, altı ay sonra Tokat’tan Arâkıyecizâde’den mektup alır. Mektupta Şeyh Abdülmecid Şirvânî’nin vürudu ve bir çok fezâili yazılıydı. Bunun üzerine Hz. Şems huzuruna varıp, büyük bir istekle talebesi olmayı ister. Şeyh Abdülmecîd Şirvânî “Sen meşhur bir kimsesin. Bu yol ise sıkıntılar yoludur.” deyince Şemseddin Ahmed;

                    “Canlar feda muhabbet-i cânâne sır değil,
Erbâb-ı aşka terk-i sır etmek hüner değil”
der.

            Şemseddin Ahmed, Şeyh Abdülmecid Şirvânî’nin yanında ilim tahsiline başlar. Bir menkibeye göre Şemseddin Ahmed, ilmi ihtisasını tamamlayıp molla unvanını aldıktan sonra, rüyasında Aldülmecîd Şirvânî’yi görür. Bu zat kendisine “Gel altınını sikkelet” der ve Tokat’a çağırır. Abdülmecid Şirvânî’yi Tokat’a gönderen ise Seyyid Yahya Şirvânî Hazretleridir. Şemseddin Ahmed, Tokat halkından fazla ilgi görünce Abdülmecid Şirvânî kendisine şu haberi gönderir. “Bu kadar varlığı evliyaullah sevmez. Rüyasında kendisine altınını sikkelet demişlerdi, Sikkeletmeden nereye gidiyor?”

            Bunun üzerine Molla Ahmed derhal dönüp şeyhinin teklifi üzerine câmide vaaza başlar. Fakat bir türlü konuşamaz. Kafasında ve hafızasında hiç bir fikir bulunmamaktadır. Cemaata mazerat beyan edip, kürsüden ineceği sırada Abdülmecid Şirvânî Hazretleri’nin sesi duyulur. “Aç kitabını tefsirini yap, Şems gibi ziya ver” der. Bunun üzerine vaaza başlıyor, nutku açılmıştır. Kürsüden iner inmez şeyhin ayağına kapanır. Bunun üzerine şeyh, haydi git altının sikkelendi, turalandı? der. İşte bu hâdiseden sonra “ŞEMSEDDİN” adıyla anılmaya başlanır.

            Şemseddin Ahmed, Abdülmecid Şirvânî’nin yanında kısa zamanda kemâle erip, icazet aldıktan sonra, şeyhlik izniyle Zile’ye gelir. Zile’de gündüzleri tedris, geceleri irşad ile meşgulken, zamanın Sivas Vâlisi Hasan Paşa, yaptırdığı câmiye vaaz arar. Kendisine Hz. Şems tavsiye olunur. Şems’e müracaat olunduğunda “Babam ve şeyhim muvafakat verirlerse olur” der. Bunun üzerine Hasan Paşa şeyhinden ve babasından müsaade alır. Böylece Sivas’a hicret ederek, Hasan Paşa’nın kendisine yaptırdığı dergâh’a yerleşir. Bu dergâhta ilim öğretmek ve insanları irşadla 50 yıl Sivas’ta halka hizmet eder. Bunun 34 yılı vaazlıkla geçer. Hasan Paşa, Hz. Şems’e vaaz için günde 20 dirhem tahsisat ayırır. Hz. Şems’in vaazları Cuma ve Pazar günleri olur, vaazlarında kalabalıktan halk, birbiri üzerine secde ederdi.

            Hz. Şems 80 yaşlarında Eğri Seferi’ne katılıp cihâd etti. Bu sefere katılışını Recep Efendi (kardeşinin çocuğu, aynı zamanda damadı ve halifesidir.) şöyle nakletmektedir: “Bir gün hocam beni çağırıp; ,Hıristiyanlar sınır boylarındaki Müslümanlar’a zulme başlamışlar ve bu zulüm tahammül edilemez bir hal almıştır. İslâm düşmanlarına karşı cihâda gideceğim.”dedi. İhtiyar ve zayıf olduğunu ve padişahtan da bir emir gelmediğini belirttim. Bunun üzerine: “Bana manen sefer hazırlıklarımı tamamlamam işaret edildi. Zafer müjdesi verildi.”dedi.

            Bu sıralarda Osmanlı tahtına Sultan Mehmed Han III oturdu. Hz. Şems, altı deve, altı katır, kendi için de bir at satın alıp, sefer hazırlığını tamamladı. Sivas’ta medfûn bulunan Gazi Abdülvehhâb’ın sancağını yanlarına alıp, Sivas’taki Ayasofya yakınında Kapı Ağası dergâhında bulunan, Koca Şeyh’e verdi. Bütün sefer hazırlıkları tamamlanınca, mübarek bir günde her türlü erzak ve mühimmat hayvanlara yüklendi. Bütün şehir ahalisi Şeyh Şemseddin Hazretleri’ni uğurlamak üzere toplandığı sırada, bir kapıcıbaşı acele ile koşarak gelip, Padişah’tan Eğri Seferi’ne katılmak üzere davet geldiğini belirten fermanı okur.


Üsküdar’da üç gün kaldıktan sonra, dördüncü gün, padişah tarafından gönderilen bir kadırga ile İstanbul’a geçip, Ayasofya yakınında bir yere yerleştirildi. İstanbul’da ziyaretine gelen kalabalığa hizmet için yanındakilerden 20 kişi tayin etmişse de, başa çıkamamışlardır. İstanbul’da kendisine, Üsküdar-ı Mehmed Efendi ve Şeyh-ül-İslâm Efendi çok hürmet ve iltifatta bulunmuşlardır. Daha sonra Sinan Paşa Köşkü’ne, Padişah III. Mehmed Han tarafından davet edilir.
            Bunun üzerine Şems Hazretleri: “İşittik ve itaat ettik. Zaten biz iki senedir hazırlıklıydık. Bismillah hemen gidelim.” diye el kaldırıp, dua buyurdu. Orda bulunanlar duaya amin deyip, gözyaşları arasında uğurladılar. Uzun yolculuktan sonra Üsküdar’a geldiler. Henüz genç olan Azîz Mahmûd Hüdaî O’nu karşılayıp, ellerini öptü. Şemseddin Hazretleri, Mahmûd Hüdaî’ye: “Oğlum siz yegânesiniz. Bugünden sonra fazlalaşırsınız” diye dua edip, ileride büyük bir velî olacağını müjdeledi. O gece sabaha kadar sohbet ettiler. Sohbet esnasında Azîz Mahmûd Hüdaî: “Yaşınız seksene ulaşmış, vücudunuz da zayıftır. Kendinize eziyet etmeseniz olmaz mı? Çünkü her an nefsiniz ile büyük cihaddasınız,” diyerek seferden alıkoymak istedi. Bu sözüne cevaben; “Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm’ın bütün emirlerine uymak lâzımdır. Büyük cihâdı yaptık. Ancak küçük cihâd kalmış idi. Bu emirlerine de şimdi yaşlı olarak uymak isteriz.” diye buyurdu.

            Bu davete Şeyh-ül-İslâm Saadeddin Efendi de katılır. Uzun müddet sohbette bulunurlar. Sohbet esnasında Padişah Hz. Şems’e; “Tarafımızdan sizi sefere davet etmek üzere gönderilen Kapıcıbaşımız, sizi yola çıkmak üzere hazır bulmuş. Hazırlıklı olduğunuza göre, bu işin sonunun ne olacağı bildirilmiştir. Bizi müjde işaretinizle sevindirip, neticeden haber vermenizi isteriz.” deyince, Hz. Şems; “Hadîs-i Şerîf de -Amellerin en faziletlisi mü’minleri sevindirmektir. – buyuruldu. Malumunuz ola ki, Eğri Seferi biraz zahmet çektikten sonra müyesser olacak. Düşman yenik ve perişan olacaktır. Hatırınızı hoş tutun.” müjdesini verdi.

            Padişah Mehmed III Han bu müjdeye pek ziyade sevinip, üzerindeki samur kürkü çıkararak Şemseddin Hazretleri’ne büyük bir hürmet ve edeple giydirdi. Sonra hediye olarak 200 altın sikke gönderdi. “Bunlar helâl malımızdır, kabul buyursunlar”dedi.9

            Birkaç gün sonra da padişahla birlikte ordunun başında sefere çıkıp, Eğri Kalesi önlerine ulaşıldı. Yapılan ilk harekâtta kale ele geçirildi. Ancak düşman ordusu kalede yoktu. Kalenin yakınlarında başka bir yerde mevzilenmişlerdi. Bu durum tesbit edilince, Osmanlı ordusu düşman karşısında bir yere ordugâh kurdu. Nihayet her iki ordu arasında çetin bir savaş başladı. Bir müddet sonra Osmanlı ordusunda bozgun ve dağılma görüldü. Sultan III. Mehmed Han yerinden hareket etmeyip; “Ey Rab’bimiz! Üzerimize bol bol sabır dök. Ayaklarımıza kuvvet ve sebat ver. Bizi kâfirler kavmi üzerine muzaffer kıl” mealindeki Bakara Sûresi 257. Âyet-i kerîmesini okudu.

Şeyh Şemseddin Ahmed Sivâsî Hazretleri’nin Türbesi
(Tercüman Gazetesi – Evliyâlar Ansiklopedisi, 3. Cilt’ten Alınmıştır.)

.

            Padişahın yanında Şeyh-ül-İslâm, Kadıaskerler, şeyhler ve bazı vazifeliler haricinde kimse kalmadı. Hazine ve cephanelik düşman tarafından zaptedildi. Bu firar ve bozgun üzerine her şeyin bittiğini zanneden Padişaha, Şemsettin Hazretleri: “Padişahım söylediklerimiz doğrudur. Kâfirin hezimete uğramasına yarım saat kalmıştır. Şu anda bir kuvvet sahibi tasarruf için ortaya çıkmak üzeredir. Bu an fethin başlangıç anıdır. Hatırınızı hoş tutunuz.” diye cevap verdi.

            Bu sözleri söyledikten kısa bir müddet sonra birdenbire bir zat ortaya çıktı. Şemseddin Hazretleri, padişahın yanına yaklaşıp; “FETİH VAKTİDİR” diye müjde verdi. Ortaya çıkan zat, dağılan Osmanlı ordusunun arasına girip, her yeri inleten bir ses ile; “Ey Mü’minler! Nerede İslâm gayreti? Nerede cihâd gayreti? Şehit olmak, dinini yüceltmek isteyen kimse yanıma gelsin” diye nida etti. Bu sırada yanına birkaç bin kişi toplanıp, birlikte düşmana hücum ettiler. Bunu gören düşman neye uğradığını şaşırdı. Durumu haber alan firarî askerler toplanarak, düşmana saldırınca, düşman bozguna uğratılıp, zafere ulaşıldı. Daha sonra o zatın kim olduğu Şemseddin Hazretleri’ne sorulunca “HIZIR ALEYHİSSELÂM” olduğunu haber verdi.

            Padişah ordusuyla birlikte İstanbul’a döndüğünde, Kara Şems’in İstanbul’da kalması için çok ısrar etmişse de kabul ettiremez. Ömrünün sonları olduğundan çocuklarının içinde vefat etmesi temennisiyle müsaade alır. Binlerce ikbâlciler arasında Sivas’a teşrif eder. Sefer zahmeti vücudunu fazla yıprattığı için, günden güne zayıf düşer. Kardeşinin oğlu, aynı zamanda damadı olan Şeyh Recep Efendi’yi vâsi tayin eder. Vefatlarına yakın ihvanı ile zikre başlar. En son kelâmı “İNNEVECCEHTÜ VECHİYE LİLLEZİ FADARA SEMA VATI VEL ARZ-I HANİFEYN” âyet-i kerîmesi olup, ruhunu teslim eder.


Evlâdının çoğu kendi sağlığında iken vefat etmiş olup, kendisinden sonra 7 kızı, üç oğlu hayatta kalmıştır. Hz. Şems; kerîm, yumuşak huylu, güzel yüzlü, cesur, fukara ve zayıflara karşı daima yardımcı, kötürümlerin, yetimlerin mültecası olmuştur. Affı sever, edebli, hayalı, cömert, daima açları doyurmaktan zevk alır, misafiri çok severdi. Hayrı çok, gayet hâlim, natuk, her nerede kürsüye çıkarsa akranlarına üstünlüğü teslim edilmiştir. Hatta Şam ve Hicaz’da yaptığı vaazlarda faik olmuştur. Bilhassa İstanbul’da Padişah’tan itibaren her zümre tarafından hürmet ve tazim görmüştür. Çocukları, ahbabları ve ihvanı ile birlikte 3 defa hacca gitmiş olup, şöhreti Buhara ve Semerkant’a kadar gitmiştir. Hâlifeleri çok olup, 100 kadar hâlifeye icazet vermiştir.
            Veliler, âlimler, sâlihler, devlet adamları cenazesinde hazır bulundu. Cenazesi gözyaşları arasında;” ÂLİMİN ÖLÜMÜ, ÂLEMİN ÖLÜMÜ GİBİDİR” diyerek musallaya konuldu. Cenaze namazında 60.000 kişiden fazla olduğu rivayet edilir. Namazını kardeşinin oğlu, damadı ve halifesi olan Recep Efendi kıldırdı. Sağlığında iken vasiyet ettiği gibi, Meydan Câmîi’nin bahçesine defnedildi. Kabri halen ziyâretgâhtır. Şehir ahalisi şiddetli bir sıkıntı olduğu zaman kabrini ziyarete gider ve yaptıkları dua üzerine Allah-û Teâlâ’nın izni ile sıkıntılardan kurtulurlar.

            Hz. Şems’in hayratları arasında; Sivas’ın Gözenek ve Kıldır köylerinde birer câmi, Sivas’da Güdük Minare’nin Doğu’sunda mescid, Sivas’ta bir mektep, 2 köprü (Biri Çermik Suyu, diğeri Kızılırmak üzerindedir.) ve iki çeşme bulunmaktadır. Hz. Şems’in mensur ve manzum olmak üzere 40’a yakın eseri bulunmaktadır.

            Bunlardan manzum eserleri arasında;

            Divan-ı İlahiyat, Kitâbül – hıyâz min sevb gamâmu’l – feyyâz, Terceme-i Kaside-i Bürde (Bu eser İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’nde bulunmaktadır). Menâsik-i Hac (Hac’la ilgili bilgiler verir.) Süleymânnâme, Heşt-Bihişt, İbretnümâ, İrşâdü’l – Avâm, Menâkıb-ı İmâm-ı Azam, Mir’at-Ül-Eşvâk, Gülşen – Abâd, El – Fesâyih – Fi Tercemeti’l – Levâyıh (Tasavvufî bir eserdir.) Mevlid-i Nebî, Terceme-i İlâhî – Nâme – i Şeyh Attâr, Terceme-i Mantıku’t – Tayr-ı Şeyh Atâr.

            Mensur eserler arasında da;

            Şerh-i Kelimatü Kümeyl İbn-i Ziyâd, Menâkıb-ı Nu’mân, Risâle-i Emr-i İlâhi, Risâletü’t-Te’vîl, Huccet-i İlâhiyye, Menâzilü’l-Arîfîn, Meclis, Dâiretü’l-Usûl, Menâkıb-ı Çihâryârı Güzin, El-Camiü’n Nüfûs , Nakd’ül Hatır, Umdetü’l Edîp fi’t-Te’allümi Ve’t-Te’dıb, Kıssa-i Musa ve Hızır, Letâyifü’l-Âyât ve Nukûşu’l-Beyyinât, Cilâ-i Uyûnu’l-Arâisü’l Muhaddara, Şerh-i Muhtasarü’l-Menâr, Şerh-i Gazeliyyât’ı Sultan Murad Han-ı Sâlis, Şerh-i Kavâ’idü’l İ’rab li İbn-i Hişâm’ı gösterebiliriz. Bu eserlerin pek çokları yayımlanmış olup, nüshaları İstanbul ve Sivas kütüphanelerinde mevcuttur.

 

                                        ABDÜLMECİD EFENDİ

 

              Alîm, âmil, fâzıl, kâmil, ârîf, vâsıl, câmi-ül-âlemin, mecma-ül-bahreyn, kutb-u devran, hızır-ı zaman, kibâri evliyaullah’tan olan ve Halvetiyye yolu, Şemsiyye kolunun şeyhlerinden olan Abdülmecid Efendi H. 971 (M. 1564 )’de Zile’de doğmuştur.

            Dedesi : Meşâhir-i ulemayı İslâmiye’den Ebu’l Berâkât Mehmed Ârîf Efendi’dir.
Babası : İslâm’ın büyük âlimlerinden değerli müderris, müellif, müfessir, ârîf ve kâmil olan Muharrem Efendi’dir. Pek çok eserlerde adı, İstanbul evliyâları arasında geçer.
Künyesi : EBÜL-HAYR
Lâkabı : MECDÜDDİN
Şöhreti : SİVÂSÎ
Mahlâsı: ŞEYHİ’dir14

            İlk öğrenimini babasından aldı. Yedi yaşında Hafız-ı Kur’an oldu. Sonra amcası Şemseddin Ahmed’den fıkıh, tefsir, hadis gibi yüksek ilimler öğrendi. Devrin din bilginleri O’nun yeteneklerine, zekâsına büyük hayranlık duydular. Hem üstadı, hem amcası olan Halvetiyye Tarikatı’nın Şemsiyye kolu’nun kurucusu Şemseddin Ahmed’den Farsça öğrendi. Daha sonra Türk, Arap, Fars dillerinde çok güzel eserler yazdı. Farisî’ye büyük ilgi duydu. Hangi dilde olursa olsun, bir kelimeyi inceleyip araştırdığı zaman dil bilginleri parmak ısırırlardı. MESNEVÎ’ye bir açıklama yapmış, birinci cildinden sonrakiler müsvedde halinde kalmıştır. Bütün eserlerinin sayısı elli kadardır. (İstanbul’da iken 20’den fazla eser yazmıştır.)

            30 yaşlarında iken amcasına biat etmiştir. Şeyh Recep Efendi O’nun hakkında şöyle der : “Amcamın oğlu Abdülmecid Efendi sıfat, ilim, zevk, keşf, keramet, şeriat, tarikat, marifet ve hakikat yolunda hepimizden üstündür.

            Abdülmecid Efendi, Amcası Hz. Şemseddin Ahmed’ten terbiyeyi tamam ettiği zaman ŞEMS kendisine “Beni tamamen yağmaladın” demiştir. Şemseddin Ahmed hazretlerinden icazet aldıktan sonra Merzifon’a gider. Burada görevini tamamladıktan sonra, 1596 yılında Zile’ye halife olarak atanır.

  1. 1006 (M. 1598)’da Hz. Şems’in vefatı ile yerine oğlu Pîrî zâde Mehmed Efendi, iki sene sonra O’nun da vefatıyla damadı ve kardeşinin oğlu Recep Efendi Sivas’a halife olmuş, az bir zaman sonra Recep Efendi’nin de vefatıyla Abdülmecid Efendi Zile’den Sivas’a hicret ederek halife olmuştur. Abdülmecid Efendi’nin en büyük şöhreti bundan sonra başlar.

            Abdülmecid Efendi, Sivas’ta halife iken Sultan III. Mehmed Han’ın daveti üzerine İstanbul’a gider. Sultan III. Mehmet Han kendisine şu hatt-ı hümayunu gönderir.

            “Faziletli ve kerametli Abdülmecid Efendi.

            Merhum amcan Şems’i Efendi’nin Eğri Seferi’ne refakatinde zahiren, batman çok menâfi müşahade etmişizdir. Baderrücu Dar’us-Saltanat’ta ikâmetlerini murat etmiştim. Pîrîiği, özrü kavi olduğu için icazet vermiştim. Halen seni kavlen ve fiilen ve vasfan ana müşabeheti tamme ile müşabehetin olduğu mesmuum olmakla derunumuzdan meyli tam etmişizdir. Hatt-ı Şerifin vusu-lunda Dar’us Saltanat’a hicret etmek emrim olmuştur. İhmal olunmaya.

            Abdülmecid Efendi bu emir üzerine İstanbul’a gider. Bir müddet Ayasofya Câmîi’nde vaizlik etti, hadis okuttu. Vaaz ve tarakattaki kudreti o kadar fazla imiş ki, Koca Ayasofya’da halk birbirinin üzerine secde ederlermiş. İstanbul’da iken çeşitli câmilerde vaazlık görevlerinde bulunmuştur.

            Önceleri Ayasofya Câmîi yakınlarında bir evde kaldı. Daha sonra Reis-ül-Küttap Lâ’li Efendi’nin kendisine hediye ettiği, Eyüp’teki bahçeli evine taşındı. Çarşamba’da Kızlarağası Mehmet Ağa’nın ölümü üzerine boş kalan dergâhta dersler verdi. Şeyh-ül-İslâm Sunullah Efendi’nin Atpazarı’ndaki câmiine, Sunullah Efendi’nin teklifi üzerine vaiz oldu. Oradan Şehzade Câmîi’ne ve Sultan Selim Câmîi’ne tayin edildi. Üç yıl sonra da Yâvasi zaviyesine Seccadenişin oldu. O sıralarda Sultan Ahmet Câmîi’nin yapılması bittiği için bu câminin Cuma vaizliğine getirildi. Bu câminin ilk vaizi olduğu gibi, Sultan Ahmet Câmîi’nin “TEMEL ŞEYHİ” olduğu için, câmiye temel atılırken de dua etmiştir.

            Abdülmecid Efendi, devlet düzeninin korunması taraftarıydı. Bu bakımdan, Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanan Uzun Bölükbaşı ve Kara Yazıcı isyanlarını yapanları kınadı. Ayaklanmaların bastırılması için elinden geleni yaptı. IV. MURAD’a Bağdat’ı fethedeceğini müjdelemiş ve sefere çıkmasını teklif etmiştir. Padişah sefere çıkarken de Hz. ÖMER’in kılıcını Sultan’ın beline bizzat kendi eliyle takmıştır.

            İstanbul’da kısa zamanda ün yapıp, zamanındaki bütün meşayıha reis olan Abdülmecid Efendi’ye Padişah III. Mehmed Han, istikbal ederek daima ayağa kalkmıştır. Zamanın kutb-u devranı olan Abdülmecid Efendi, erbaında yalnız bir hurma, bir yudum su ile iftar eder. Padişah Sultan Ahmed vaazlarına gelip, kendisine pederim diye iltifat ederlermiş.

            Üç kızı (Büyük kızı Alime, ortanca kızı Safiye, küçük kızı Râziye’dir.) ve Abdülbaki adında bir oğlu vardır. Şiirlerinde ŞEYHİ MAHLASI’nı kullanmıştır. İstanbul’da iken 20’den fazla eser yazmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır : Şerh-î Mesnevi, Tesvir-i Fatiha, Umdetu’l Müasteıddîn, Dürru’l Akaid, Şerh-u Ceziret-ül Mesnevi, Kahru’s Süs Rilcami’n Nüfûs, Meyâdînu’l Fürsân, Lezaiz-ül Asar ve Letâifül-Ezhar, Müretteb Divan-ül Heyat, Kavaid-u Farisiye, Mekâıdu’l-Ayniyye, Şerh-u Ala Kasideti’l Mimiyye’li Mevlâna Celâlüddin-i Rumi, Fezâil-ü Salat-ün Nebî, Maskalü’l Kulüp vs.

  1. 1049 (M. 1640)’da vefat eden Şeyh Abdülmecid Efendi, İstanbul’daki Eyüp yakınlarında Nişancı semtindeki dergâhına defnedilmiştir. Kösem Sultan, Abdülmecid Efendi’ye türbe yaptırmış; Behram Ağa da nezaret etmiştir.

                                                      ABDÜLBÂKİ EFENDİ

 

            Ârif, kâmil, hızır-ı zaman, kutb-u devran, âlîm ve âmil olan Abdülmecid Efendi’nin oğlu, Muharrem Efendi’nin torunu olup, Zileli’dir. H. 1023 (M. 1614)’de doğmuş olup, 90 yaşlarında iken vefat etmiştir. Şeyh-ül İslâm Yahya Efendi’den icazet almıştır.

            Zile medreselerinde yetişen bu zat; İstanbul’da Sultan Selim, Sultan Ahmet ve Fatih Câmîi ve külliyelerinde aralıksız 73 yıl vaazlık yapmış ve çeşitli konularda öğrenci yetiştirmiştir.

 

                                      ABDULAHAD NURİ EFENDİ

 

            Halvetiyye yolu, Şemsiyye kolunun şeyhidir. Aslen Zileli’dir. H. 1003 (M. 1595) yılında doğmuştur.

            Babası : Şemseddin Ahmed (Kara Şems) ve Muharrem Efendi’nin kardeşi, İsmail Efendi’nin oğlu Muslihiddin Mustafa Safa-i Efendi’dir.
Annesi : Şemseddin Ahmed’in ağabeyi Muharrem EFENDİ’nin Kızı SULTAN SAFA HATUN’dur.
15

            Babasını küçük yaşta kaybetmesi üzerine, dayısı Abdülmecîd Efendi’den ilk eğitim ve terbiye alarak yetişir. Hz. Şems vefat edeceği gün “ABDÜLAHAD’ı BANA GETİRİN”der ve 3 yaşında olan Abdülâhâd’ı getirirler. Bir saat kadar göğsünde tutar. Sonra teslim eder, ihvanı ile zikre başlayarak son sözü “INNI VECCEHTÜ” âyeti olup (Ben yüzümü Hakk’a çevirdim) ruhunu teslim eder.

            Bu hadiseden sonra 7 gün Abdülâhâd, yeyip içmemiştir. Âlemi hayrette kalmıştır. Yirmi yaşında iken bir çok eserler yazmıştır. Hz. Resül’ün emri ile bütün tarikatların terbiyesi kendisine havale edilmiştir. Bu sırada;

            “Gönül maksudunu buldu
Cihan envâr ile doldu
Bugün Nuri imam oldu
Uyan gelsin bu meydâne” demiştir.

            Padişah III. Mehmed’in, Abdülmecîd Sivâsî’yi İstanbul’a davet etmesi üzerine O’nunla birlikte İstanbul’a gitti. İstanbul’da bir taraftan tahsil ederken, aynı zamanda dayısının elinde sulûkunu tamamladı. 1600 gün devamlı halvette kalarak tasavvufî eğitimini tamamlar.

            İstanbul’da sırasıyla H. 1035 (M. 1626)’da FATİH, H. 1051 (M. 1641)’de BAYEZID, H. 1057 (M. 1647)’de AYASOFYA Câmîi vaizliklerine atanır. H. 1061 (M. 1651) tarihinde Cuma günü ruhunu teslim eder. Ebced hesabıyla şu tarih düşürülür :

            “ABDULAHAD EFENDİ OLSUN MUKİM-İ CENNET”

Abdülahad Nuri Efendi ve Eşinin İstanbul’daki Kabirleri

Fotoğraf : Sabri MERAL – 18.12.1990

            Cenazesinde 40.000 kişi bulunmuştur. Cenazesini Tatar Ali Efendi yıkamış, Şeyh Abdülbâki Efendi namazını kıldırmıştır. 500 derviş, 50 zâkir, 30 müezzini zikir ve tehlil ederek cenazesini götürmüşlerdir.

            Kasideleri, ilâhileri ve arifane şiirleri bulunan Abdulâhâd Nuri Efendi’nin 30’a yakın eseri bulunmakta olup, eserleri Arapça ve Türkçe’dir. Muhabbet-ül Abdi Lirabbihi, Divan-üs-Sofiyye en ünlü eserleri arasında yer almaktadır.

            Abdulâhâd Nuri Efendi’nin evsâfı : Yatsı namazından sonra kimseyle konuşmaksızın ibadethanesine gider, bir iki saat murakabe eder, sonra cemaatla teşbih namazı kılardı. Daha sonra sabah namazına kadar zikirle meşgul olurdu. Sabah ve kuşluk namazlarından sonra, tekrar ibadethanesine giderdi. Duha’dan sonra ziyaretçileri kabul eder, ihvan ile sohbet ederdi. Öğleden sonra ziyaretçisi olursa sohbet eder ve sonra içeri giderdi. Meclisinde dünya kelâmı söylenmezdi, ikindiden sonra pencere önüne oturur, semâya nazar ederdi. Akşam namazından sonra yemek yerlerdi.

            Beraat ve Kadir Geceleri’nde 1 Fatiha, 3 İnnaenzelna, 10 İhlâs ile 100 rekât namaz kılarlardı. 10 Teheccüd, 6 Eşrâk, 6 Evvabin, her abdest tazeleyişi ile câmiye girişlerinde ikişer rekât namaz kılardı. Günde bir defa yemek yerdi. Sehâda bînâzır (Cömertlikte eşsizdi) idi. Her Cuma câmiye giderken, fukaraya 600 akçe dağıtırdı.

 

                                           ŞEYH RECEP EFENDİ

            Şemseddin Ahmed’in kardeşinin oğlu olup, aynı zamanda damadı ve halifesidir. Pek çok eser bırakmıştır. Bunlardan “Necm’ül-Hüdâ Fi Menâkîb-ı Şeyh-i Şemseddin Ebi Sena” adlı eseri basılı olup, diğerleri basılı değildir.

 

                                                      ALİ ŞÜKRÜ

            Zile’nin medreselerinde gördüğü eğitim ve öğretimle Edirne Mollalığı’nda bulunmuştur. Hadis âlîmi ve müderristir.

 

                                                   KADRİ MEHMED

            Zile medreselerinin yetiştirdiği kıymetli âlimlerdendir. İmamoğlu Ali Said Efendi’nin oğludur. Müderrislikte ve Mekke Kadılığı’nda bulunmuş, zamanında Zile’ye öğrenci akını olmasını sağlamıştır. Kendisine 1863’de evkaf müfettişi ve İstanbul ve Anadolu payesi verilmiştir.

            Padişah Sultan Abdülaziz’in takdirlerine mazhar olan Kadri Mehmed, 1877 tarihinde Sadr-ı Anadolu ve Sadr-ı Rumeli gibi yüksek mevki ve rütbelerle payelendirilmiştir. 1855 yılında vefat etmiş olup, kabri İstanbul’da Eyüp Sultan’dadır.

 

                                              MEHMED EMİN

            Zile’de öğrenci yetiştirmede görev almış ve daha sonra Bosna ve Sofya Mollalığı’nda bulunmuştur.

 

                             HAFIZ AHMED HAZMİ EFENDİ

            Âlîm ve şairdir. Öğrenimini Zile Müftüsü Hacı Veli Hoca’dan almıştır. Akâid kitaplarından Emâlii isimli kitabı nazım olarak tercüme etmiştir. İstanbul’a giderek Huzur Hocalığı’na yükselmiştir. İstanbul’da vefat edip, Eyüp’te medfundur.

 

                          ŞEYH HAFIZ HACI MUSTAFA KUDDİSİ

            Hüvelbâki Mürşid-i Kâmil Şems-i Azîz halifelerinden Müftüzâde Dergâhı Halveti Tarikatı Şeyhleri’ndendir. H. 1235’de Zile’de doğmuş; tahsilini ikmâl ettikten sonra Müftüzâde Dergâhı’nda çok önemli hizmetlerde bulunmuştur. H. 1302’de Zile’de vefat etmiştir. (M. 1820 – 1885)

            Şehrimiz Kislik Mahallesi, Müftüzâde Dergâhı karşısındaki bahçede medfun bulunmaktadır. Aynı yerde Şeyh Hafız Hacı Mustafa Kuddisi kızı, Şeyh Halil Rüştü zevcesi Fatıma Hanım (1856 – 1936), Şeyh Mustafa Kuddisi oğlu Şeyh İbrahim Efendi (H. 1282 – 1305, M. 1866 – 1888), Şeyh Mustafa Kuddisi’nin damadı Şeyh Halil Rüştü (H. 1255 – 1333, M. 1839 – 1915), Şeyh Halil Rüştü’nün kardeşi Şeyh Mahmud Cevheri (1878 – 1940) dergâha Sivas’dan gelip, dergâhın kadim devr işlerine bakan Osman Nuri Dede (Vefatı H. 1340, M. 1922) medfun bulunmaktadır.

            Perşembe günleri ve bayram günlerinde ziyaretçileri çoktur. Halen kentimizin Kislik Mahallesi’nde Müftüzâde Dergâhı bitişiğindeki mütevazi evinde oturan Mütfüzade HACI MUSTAFA GÜNEREN bu soydan gelmekte olup, Şeyh Hafız Hacı Mustafa’nın torunudur.

 

                                                        MUSA FÂKÎH

            Türkler, herhangi bir yeri fethettikleri zaman ilk iş olarak orada bir ilim ve medeniyet yuvası kurarlardı. Danişmendliler de yurdumuzu zaptettikten sonra, aynı ihtiyacı telâfi etmek üzere, her tarafta şöhret kazanmış sayılı âlîmleri Anadolu’muza davet ettiler.

            Melik Ahmed Danişmend Gazi’nin Zile’yi 1073 tarihinde Bizanslılar’dan almasıyla Danişmendliler, Horasan diyârının meşhur âlîmlerinden cihanşümul bir şöhreti ilmiyyeye haiz olan Bayazıd-ı Bestâmî’nin torunlarından Hoca Nasıreddin Musa Fâkîh’i Zile’ye davet ederler. Musa Fâkîh, çok şöhretli ve muhitinde çok sevilen sayılan bir âlimdir. İlmindeki üstünlüğüne fıkıhtan telif ettiği MEFATİHÜLLEYÂLİ adlı eseri büyük bir delildir.

            Musa Fâkîh’e, ilminin çokluğundan dolayı dinin yardımcısı manasına gelen NASIRUDDİN; hukuk İlmindeki üstünlüğünden dolayı da FÂKÎH lâkabı verilmiştir. Bu zat, Abbasi halifelerinden Muktazili Emrillah Ebu Abdullah Mehmed’in zamanında H. 548 (M. 1154) tarihinde Zile’ye gelmiştir.

            Zamanın ümerasından ve zenginlerinden Hacı Bayazıd Bey de Musa Fâkîh ile birlikte Zile’ye gelir. Musa Fâkîh, Hacı Bayazıd’ın damadı olduğu için bunun delâletiyle Ali Kadı Mahallesi’nde büyük dedesine isnâdla halk arasında “BEYAZID-I BESTÂMΔ denen türbesi civarına bir medrese ve bir selâmlık (misafirhane) yaptırmıştı. Ayrıca Hacı BAYAZID BEY, Zile’de ilk olarak kendi parasıyla HACI BAYAZID BEY CÂMÎİ’ni yaptırmıştır.

            Türk Tarihi’nin canlı bir vesikası olan, ecdat yadigârı bu câmi, maalesef zamanın Tokat Vâlisi tarafından yıktırılmıştır. (Bu câmi, şimdiki PTT ile Şehir Hamamı arasında bulunuyordu.) Yine kale içerisinde bulunan HIZIR CÂMÎİ’de aynı Vâli tarafından yıktırılmıştır. Musa FÂKÎH burada memleketimizin ilim ve irfan hayatına çok büyük hizmetler vermiştir.

            Kendisine halef olarak oğlu Aliyyül Mücerret’i yetiştiren Musa Fâkîh, H. 603 (M. 1207)’de vefat eder. Türbe içerisinde yatmaktadır. Sönmeyen ilim ve irfan meş’alesi Aliyyül Mücerret vasıtasıyla etrafa yayılmıştır. Aliyyül Mücerret H. 654 (M. 1256) tarihinde vefat ederek, babası Musa Fâkîh’in yanına defnedilmiştir.

            Bu zat da oğlu Osman-ı Rumiye’yi mükemmelen yetiştirmiş, sonra ilim neşri için Şam’a göndermiştir. Osman-ı Rumi birçok zevat yetiştirdikten sonra, Şam’da vefat etmiş, Salihiye’ye mevki­inde defnedilmiştir. Kabri ziyâretgâhtır. Aliyyül Mücerret’in vefatından sonra, kürsüsüne torunu Muiniddin Halil Efendi oturmuştur.

            Uzun müddet ilim neşri ile meşgul olan Muiniddin Halil Efendi’nin babası Osman-ı Rumî’dir. Muiniddin Halil Efendi H. 733 (M. 1333) tarihinde vefat etmiş olup, türbe içerisinde yatmaktadır.

 

                                                ŞEYH NUSREDDİN


            Harzem Devleti’nin (H. 612) M. 1216’da Cengiz Han tarafından istilâsı üzerine, Harzem diyarının nüfuslu zenginlerinden Hamza Bey Erzincan’a hicret eder. Hamza Bey, yanında bulunan biricik oğlu Nusreddin’in tahsiline fevkalâde ihtimam gösterir. Yüksek bir bilim adamı olarak yetişmesini sağlar.

            Bir müddet sonra Hamza Bey vefat eder. Oğlu Nusreddin Efendi’de Erzincan’da evlenir. Bu izdivaçtan Fatma isminde bir kızı dünyaya gelir. Fatma büyüdükten sonra Erzincan’ın mağruf âlimlerinden Sırâcüddin Efendi ile evlenir. Bu Fatma Hanım’dan Acepşir isminde bir oğlan, Ümmügülsüm adında bir kız dünyaya gelir.

            Nusreddin Efendi, kızını (Fatma), damadını (Sırâcüddin) ve torunlarını alarak, Erzincan’dan Zile’ye hicret eder. Bir müddet Kazova’da kalır. (Burada Cebel-i Ebyaz adı verilen dağda kalırlar.) Daha sonra kendi adı verilen, suyu ve ağacı bol olan Aksaray (Şeyh Nusreddin) Köyü’ne yerleşirler.

            Şeyh Nusreddin burada, pek çok değerli insanlar yetiştirmiş, bütün memleket ahalisini ilminden istifade ettirmiştir. İşte bunlardan birisi de Karaşeyh’tir. Şeyh Nusreddin Efendi Zile’de yerleştikten sonra, o sıralarda Zile’de irşâd ve ilim neşri ile meşgul olan Muiniddin Halil Efendi’ye kızından torunu Acepşir’in kızkardeşi Ümmügülsüm’ü verir.

            Bu izdivaçtan çok şöhretli ve seçkin bir âlîm olan Şeyh Edhem Çelebi 27 Recep H. 700 (M. 1301)’de dünyaya gelir. Şeyh Nusreddin Efendi, kendi adını taşıyan köyde olup, türbe içersinde yatmaktadır. Ziyâretgâhtır.

         O ALLAH ki yükseklerin yükseğidir. Misk ve amber gibi pak kokulu bu toprakta medfun olan ve kerameti açık bulunan zatın (Şeyh Nusreddin) icazetname suretidir.

            Bismillahirrahmanirrahim.
Âlemlerin Rabbi’si olan Allah’a hamdolsun. Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in ve Ali’nin ve ashabının üzerine salât ve selâm olsun. Fukaranın işlerini görmek üzere makamımızı O’na verdik. Fakir ve miskin dervişlerin yanından ayrılmayacak, onların arzularını yerine getirecek, terbiyeler ile meşgul olacaktır. O’na ve kendime Allah’tan tevfik ve hidâyet dilerim. Bunu kendime nâib kıldım, vekilimdir her yerde halifemdir. Müridlerin terbiyesi ve istidadı olanların te’dibine memurdur. Bunun elinden tutan, benim elimden tutmuş olur. Bunun emrine uyan, benim emrime uymuş olur. Buna uyan doğru hareket etmiş olur. Duası Allah indinde müstecap olur. Bu, dervişleri terbiye eden meşâyıh zümresindendir. Başına ihvan toplar, terbiye eder. Allah işini kolaylaştırsın. Yaptığım bu vasiyeti, bizi seven kadîm tarikat sahibi olan zatlar dinlediler ve şahit oldular. Tarikatın kadîm edebleriyle Kur’an’m ve hadis’in ahkâmı ile amel tavsiye eylerim. Bir gün mal ve evlâdın fayda vermeyup, ancak kalbi selimin fayda vereceği Kıyamet Günü’nü hatırdan çıkarmamayı ve o gün ile meşâyıha hürmet ve muhabbet etmeyi tavsiye ederim. En büyük şeyhlerin şephi zühd ve takva sahibi Hacı Yusuf Oğlu Seyyid Şeyh Mehmed. Bu da şeyh kılavuzunun tilimizi ve talebesi bu da Seyyid Ömer oğlu Şeyh Mahmud’un tilmizi, O da Seyyid Ömer’in tilmizi, O da şeyh Salhacı’nın tilmizidir. Bu suretle şeyh allameye vasıl olur. O da Rekişe oğlu Şeyh Satılmış’ın tilmizi, O da Yakup oğlu Şeyh Bulduğun tilmizi, O da şeyhlerin şeyhi şeyh Aldoğdu’nun tilmizi, O da Şeyh Hacı Mehmed’in tilmizi, O da Şeyh Ubeydin tilmizi, O da Şeyhi muazzam Şeyh Musa Nuzili’nin tilmizi, O da Şeyh Arif Lemci’nin tilmizi, O da Şeyh Müslimi Serdeci’nin tilmizi, O da zamanın kutbu Şeyh Ali Hardesi’nin tilmizi, O da Ömer Faruk Hazretlerinin tilmizi, O da Peygamber Efendimiz’in tilmizidir.

            İnsanın tevbesi dört şeyle hâsıl olur.

            1 – Dilini faydasız sözden, gıybet ve yalandan saklamak.
2 – Hiç kimseye kalbinde düşmanlık bulundurmamak.
3 – Fena adamlardan ayrılmak.
4 – Ölümü hatırdan çıkarmamak ve günahlara istiğfar ederek ibadete çalışmaktır.

         Evliya Çelebi meşhur 10 ciltlik Seyahatname isimli kitabının III., IV. cildinin 186. sahifesinde (Üç Dal Neşriyat – İST. 1986) aynen şöyle yazmaktadır : “Zile Ovasında Şeyh Nusret Tekkesi menziline geldik. Bu Şeyh Nusret Hacı Bektaş-ı Velî, Horasan’dan gelmiş ceddimiz Hoca Ahmed Yesevî halifelerinden olup, Horasan illerindendir. Tekke, Zile vadisinde mâmur ve şenlikli bir imaret olup, mescid ve misafirhâneli bir yerdir. Başı ve ayağı çıplak, 70 adet fukarası vardır. Bu diyar halkı, Şeyh Nusret’e gayet bağlıdırlar. Hatta tekkesinin önünde yaşlı, büyük bir dut ağacı vardır. Bir tarafı çürümüştür. Çürüyen yerden bir kıymık koparıp ateşli hastalıklara tütsü yapsalar, şifa bulur. Denenmiştir. Bu ağacın çürüğünü, bütün halk dörtyüz yıldan beri alırlar. Böyle iken yine zerre kadar eksilmez, koparılan yer de belli olmaz. Ben dahi öyle gördüm ve bir parça alıp sakladım. Bu ağacın diğer tarafı öyle lezzetli dut verir ki, yiyen sanki misk koklamış olur. Zile şehrinin ayan ve eşrafına bu duttan dervişler hediye götürüp, hediye alırlar.


                                                         KARAŞEYH

            Şeyh Nusreddin Efendi’nin yetiştirdiği büyük âlimlerdendir. Asıl ismi Kara Yakup’tur. Kara Yakup (Yakub-u Esvet) Şeyh Nusreddin Efendi’nin emriyle, İğdir nahiyesine bağlı o zamanki ismi Garye-i Ahmed olan Karaşeyh köyüne gelir. Bu zat burada, bir hanegâh (İbadethane) yaptırarak ilim neşrine başlamıştır. Kara Yakup Efendi’nin kabri, köyün alt tarafında Çekerek Irmağı’nın yanında ziyaretgâh olarak zamanımıza kadar gelmiştir.

 

                                                              ŞEYH EDHEM ÇELEBİ

            Babası : Muiniddin Halil Efendi
Annesi : Ümmügülsüm Hatun’dur. H. 700 (M. 1301) tarihinde doğmuştur.

            İsmini, dedesi Şeyh Nusreddin Efendi koymuş ve kısa bir müddet sonra da vefat etmiştir. Şeyh Edhem Çelebi, tahsilini Tokat’da bulunan dayısı ACEPŞİR’den ikmâl etmiştir. Fikri, zekâsı, dayısının himmeti bu zatı çok yükseltmiştir. (Halen Tokat’ta Acepşir’in namına bir mahalle, bir câmi ve bir de türbesi bulunmaktadır.)

            Şeyh Edhem Çelebi, Tokat’da tahsil ve terbiyesini tamamladıktan sonra Zile’ye gelir. Babasının yerinde ilim neşri ve halkı irşâd ile meşgul olur. İki sene sonra 35 yaşlarında iken, o zaman Artova’nın Malumseyit Köyü’nde neşri ilimle meşgul olan Sadât-ı Hüseyniye’den Seyid Ömer’in kızı Ümmügülsüm Hanım’la evlenir. Bu hanımdan Abrurrahman isminde bir oğlu dünyaya gelir. (Çok değerli bir âlîm olarak yetişen Abdurrahman Efendi’nin neslinden kıymetli âlîmler yetişmiştir. Abdurrahman Efendi’nin mezarı türbe dahilinde olmayıp, şehrimizde NECİP ÇUKURU diye anılan yerde medfundur.)

            Şeyh Edhem Çelebi; Tokat’da hocası Acepşir’in vefatı üzerine, Tokat – Zile muhitinin en başta gelen, en seçkin bir âlîmi olmuştur. Amasya bile ilm-i şöhretinin gölgesi altında kalmıştır. Amasya’nın nafiz ümerasından Sani Bey, Amasya’nın birçok köylerini Şeyh Edhem Çelebi Vakfiyesi’ne vâkıf etmiştir.

            Şeyh Edhem Çelebi H. 751 (M. 1350)’de vefat etmiş olup, türbe içerisinde medfundur. Bugünkü Tekke Hamamı o zamanlar Şeyh Edhem Çelebi Vakfiyesi’ne vakfedilmiştir. Şeyh Edhem Çelebi’den sonra şehrimizin en şöhretli âlimlerinden Çeltek Köyü’nde yatan Şeyh Mahmud Efendi ile Boldacı Köyü’nde yatan Şeyh Emir Salsal’dır. H. 950 (M. 1543) tarihinde Şeyh Edhem Çelebi’nin torunlarından ve kıymetli âlimlerinden Fahreddin Abdullah ismindeki zat da değerli bilginlerimizdendir. O zamanlar İsa Köylü (Küçüközlü Köyü) Mehmed Efendi ve oğlu Muharrem Efendi’den ders görmüştür. Şeyh Edhem Çelebi aynı zamanda Zile’mizin değerli âlimlerinden ve kıymetli müftülerinden Arif KILIÇ hocamızın da ana tarafından dedesidir.

 

                                                  ŞEYH MAHMUD EMİRCİ DOĞAN

            Zile’nin Çeltek Köyü’ndedir. Asıl ismi Şeyh Mahmud Emirci Doğan’dır. Halk arasında kısaca “ÇELTEK BABA” diye anılır. H. 700 (M. 1301) yılları civarında yaşamış olup, kabri; ilim ve irfan yaymış olduğu Çeltek Köyü’ndedir. Devrinin âlîm, kâmil ve fâzıl insanlarındandır. Bugün “ÇİLEHANE” denilen yer, zâtın çalışma yeri ve medresesidir. Çilehânenin tam ortasında 60 cm çapında 3 metre büyüklüğünde bir taş sütun mevcuttur.

Korint Başlıklı Sütun

            Bir rivayete göre Şeyh Mahmud Emirci Doğan, elinde bir doğan kuşu ve bir keklik olduğu halde dolaşırken, devrin büyüklerinden birisinin oğlunun ayağındaki rahatsızlığı tedavi ettirmek üzere geldiklerinde, kendisini sormuşlar. Şeyh Mahmud Emirci Doğan da, yine kendisinden bahisle, “Evet, köyde”, demiş. Yolcular köye doğru yürümüşler, köyün içine geldiklerinde Şeyh Mahmud Emirci Doğan kendilerini karşılamış, gerekli bakım ve tedavi yapılmış çocuk şifa bulunca, mukabilinde de ne istersin diye sormuşlar. O da “Şu doğanımın uçup dolaştığı yerlerin öşürünü bana vakfedin” der ve kendisine 17 köyün öşürü vakfedilir.

            Şeyh Mahmud Emirci Doğan’ın kabri, Zile’de en çok ziyaretgâh olan yerlerden birisidir. Şeyh Mahmud Emirci Doğan’ın kabri yanında, Hz. İsa’nın Havariyunları’ndan birisi yatmaktadır. Köy halkı durumu bilmekte olup, halen köyde yaşayan yaşlılar “Çok yakın zamanlara kadar Hıristiyanlar buraya gelip, mezarı ziyaret ederlerdi” demektedirler.

            Acepşir’in babası ulemadan Sıracüddin Efendi’dir
Annesi : Fatma Hanım’dır. (Şeyh Nusreddin’in kızıdır.)

            Acepşir, dedesi Şeyh Nusreddin’in vefatıyla tahsili yarıda kalır. Küçük yaşta ikmâl-i tahsil için seyahata çıkar. Bağdat, Nişabur, Herat, Hindistan, Buhara gibi şehirlerde tahsil gördükten sonra, hocası Sadreddin’in (Buhara’da iken) delaletiyle, o zamanlar Şam’da irşâd ile meşgul olan ve eniştesi Muiniddin Halil Efendi’nin babası Osman-ı Rumi (ZİLELİ)’nin yanına gider.

            Acepşir, tahsilini tamamlayıncaya kadar Şam’da kalır. Şam’da tahsilini iyice ikmâl ettikten sonra, Osman-ı Rumi’nin emri ile Tokat’a gelir. O zamanlar Tokat’ta halkı irşâd ile meşgul olan Zileli Aliyyül Mücerrat’ın talebesi Siracüddin-ü Bestâmî vefat etmiş bulunuyordu. Boşalan bu makama, Siracüddin Efendi’nin ihvanı ve Tokat’ın ileri gelenleri Acepşir’i oturturlar.

            Acepşir, bu makama oturduktan sonra halkı irşâdla meşgul olmaya başlar. Bugün Tokat’ta, kendi adına izafeten bir mahalle, bir çeşme ve bir de türbesi mevcuttur. Ayrıca bir de câmi mevcuttur.

 

                                                     

ZİLE’DE MEDFUN BULUNAN DİĞER VELÎLER

HÜSEYİN GAZİ

            Kentin Güney’inde kendi adı ile anılan tepenin üstünde bulunmaktadır. Bu yatır, Türk akıncılarının veya Bizans seferine giden Arap atlılarından kalmadır. Bayramlarda ve diğer günlerde ziyaretçileri boldur.

ŞEYH AHMED DEDE

Şeyh Ahmet Türbesi/Kepez Köyü Çamlığı Zile’nin 8 km Kuzey-batı’sında Kepez Köyü üstünde olup, çam ağaçları içerisindedir. Özellikle yaz aylarında ziyaretçileri boldur. Ağaçlarını dışarıya vermemesiyle meşhurdur.

 

                                                                  İSMAİL DEDE           

         Horasan Erenleri’nden Şeyh Seyyid Ahmed Kebir olarak bilinir. Gezir – İstasyon arasındadır. Üstü kapalıdır, türbe dahilinde yatmaktadır. Kabri su içerisindedir. İnanca göre hamile olan kadınlar ziyaret ederlerse bu kadınların çocukları güzel, iyi huylu, ahlâklı olurlar.

                                                          ARSLAN DEDE

            Zile’nin Kuzey’inde Bayırköy sırtlarında bulunan bu yatır, dizlerden aşağısını gülle götürdüğü halde boyu dört metredir. Mücahitlerdendir. Yaz aylarında ziyaretçileri çoktur.

                                                         AĞBABA

            Hüseyin Gazi Dağı’nın eteklerinde olup, inanca göre suyu, sarılık hastalıklarına iyi gelmektedir.

                                           ÖRÜMCEKLİ DEDE

            Adnan Menderes Caddesi üzerinde olup, Zile’de en çok ziyaret edilen kabirlerden birisidir. İnanca göre kabrinden alınan toprak, yeni açılan işyerine konulduğunda, işyerinin gelirinin daha da artacağına inanılmaktadır. Kabir Kuzey – Güney doğrultusundadır.

                                  HUY KESEN EVLİYASI

            Ulu Câmi’in arkasındadır. İnanca göre huysuz çocukların gömleği buraya bırakılır, sonra çocuğa giydirilir.

                                                 AHİ EVRAN

            Yeni Hamam’a giden Fenerci Sokak’tadır. İnanca göre ölmek üzere olan hastaya buradan getirilen su içirtilir. Hasta ya çabuk iyileşir, ya da çabuk vefat eder.

                                                  ARAP DEDE

            Elbaşoğlu Câmii’nin avlusundadır. İnanca göre yürüyemeyen çocuklar buraya götürülür. SARIDAŞ Çay Mahalle tarafındaki (Alparslan Ortaokulu karşısı) Aile Kabristanlığı’nın içerisinde olup, etrafı çevrilidir. Ziyaretçileri boldur.

             Bunlardan başka ayrıca Zile’de Küçük Çeltek, Ayan Dede, Ahçı Dede, Hevalı Dede, Gaygusuz Baba, Pürlü Dede, Süt Ali Baba, Ortancıl Şeyh Ali Gazi, Balçıasar, Doğanoğlu Dede, Şıyheylik, Işık Bayram ,Abdalmusa, Ateş Dede, Ömer Dede, Salih Baba, Dalgılıç Baba, Çoban Baba, Emirveren vs. bulunmaktadır.

Çeken Şıheylik Evliyâsı

        KAYNAKÇA :

              8 – Bkz. Evliyâlar Ansiklopedisi – Tercüman Gazetesi Yayınları, Cilt : 3, sh. 434.
9 – Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi – Cilt 4, sh. 105 – 107 (Türkiye Gazetesi Yayını).
10 – Dr. Toparlı Recep – Şemseddin Sivâsî Divanı.
11 – Şemisi Ali Kasım – Şemseddin Sivâsî’nin Mevlüdü – 1949.
13 – Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi – Cilt 4, sh. 105 – 107 (Türkiye Gazetesi Yayını).
14 – Evliyâlar Ansiklopedisi – Tercüman Gazetesi Yayınları, Cilt : 1, sh. 39.
15 – Evliyâlar Ansiklopedisi – Tercüman Gazetesi Yayınları, Cilt : 1, sh. 19.
15 – Seyyid Derviş’e ait olan bu şiir a – Her Yönüyle Zile – Yusuf MERAL Semra MERAL, sh. 26 – 27.,  b- Hüseyin Cahit ÖZTELLİ – Zileli Şairler.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir