Üstad Necip Fazıl’a Dair

Emekli Edebiyat Öğretmeni, Yazar Semra Meral, Üstad Necip Fazıl Kısakürek hakkında yazdı…

18semra

 

KALDIRIMLAR’daki  Çaresiz  AHMET’ten

SAKARYA’da  “Çare  Sizsiniz!” Diyen  ÜSTAD’a

Semra Meral

1811_1O , birinci adı ile bir AHMET ;
-bir zamanların Maraş Müftüsü olan- dip dedesinden  aldığı  ikinci adıyla, bir  ‘NECİP’ti!

O, -İstanbul’da hariciye nazırlığına kadar yükselmiş Salim Paşa’nın kızı Zafer hanımla evlenmiş olan Mehmet Hilmi Efendi’nin tek oğlu olan- babası Deli Fazıl’dan esinlenmiş adı ile bir FAZIL ; ecdadından miras kalan bu lâkabı -anlamı şahsiyetine tezat da olsa-ömrünün sonuna kadar ,başına taç edip taşıyan bir ‘KISAKÜREK’ti!

Evet O, kız kardeşi  Selma’nın  beş yaşında ölümüyle ince hastalığa yakalanan  çok sevdiği  annesi  Mediha hanımın hastane köşesinde şefkat dolu istemesi ile bir  şair olmuşken; rakiplerinin  “bir mısraı bile,  milletine  şeref vermeye yeter!” diye  alkış tuttuğu ‘Şairler  Sultanlığı’na kadar yükselen bir dehâdır.

Evet O, dedesi Mehmet Hilmi efendi’nin  çok sevdiği, bir dediği iki edilmeyen, ele avuca sığmaz  haşarı bir çocukken; babaannesi  Zafer Hanım’a daha küçük yaşlarda öğrendiği  okumasıyla  hemen her çeşit kitap okuyarak  erkenden olgunlaşan  büyük bir çocuk’tur. Şimdi soralım:

Peki O,  Paris gibi  kozmopolit bir ülkeye , felsefe gibi karmaşık bir öğrenim görmeye  gönderilmiş  ve ‘bohem hayatı’ denilen  bir serüvenin içine düşmüş bir ‘çilekeş’ken; bu çileyi, bir  imtihan olarak gören bir ‘garip derviş’ olmamış mıdır?

Peki O, 1934’e kadar yaşadıkları  çöp’e atılması gereken bir  ‘mürid’ken; gönül gözünün açıldığını gören milletinin kendisine  tevdi ettiği adıyla  bir “gözde mürşid’ olmamış mıdır?

Velhasılı O, Kaldırımlar’da ; bir ‘Çaresiz Ahmet’ken; Sakarya’da;  ‘Çare Sizsiniz…’ diyen  bir ‘Üstad’ olmamış mıdır?

necip-fazil-konusmasi-1(2)

Öyle ise:

O’na,  “ Kaldırımlar’ daki  ‘serkeş’  ‘O’ değil miydi? diyenlere:

“O, ‘Sakarya’da  kehkeşanlara kaç/ma/mış bir ‘Güneş’tir, derim ben de hemen!

O’na, “Kaldırımlar’daki  ‘sefil’ O değil miydi? diyenlere: “O, Sakarya’da suya  destan yazan bir  Fazıl’dır!.” derim ben de hemen!

O’na; “ Kaldırımlar’da  ölmek isteyen ‘zavallı’ ‘O’ değil  miydi? diyenlere:
‘Öldüğümde olmasın, çelengim, top arabam/Alıp götürsün beni ,tam inanmış dört adam ‘ diyecek kadar  da şuurlu ve akıllıydı! ” da derim ben de hemen!

O’na;  “Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim/ Minicik gövdeme yüklü  Kafdağı’ diyecek kadar  şekvacı , huzursuz bir adam”  diyenlere ; “Bir zerreciğim ki, Arş’a gebeyim/Dev sancılarımın budur kaynağı’” diyen  de, ‘O’ idi!”  derim ben de hemen!

Evet, Üstad bocalamış ve ikilemler yaşamıştır. Nasıl  yaşamasın ki? Bir taraftan; konağın tek erkek torunu, tek vârisi… Bir taraftan daha çok küçük yaşta öğrendiği okuması ile, Zafer Hanım gibi konağın First Laidy’sine kitaplar okuyan bir küçük adam iken; diğer taraftan ; aynı konaktan  dedesi ölüp, annesi ile babası  ayrıldığında kapısının önüne konan bir büyük adam olmuştur.

“Annem istedi, ben de şair oldum!” diyen Ahmet Necip, bir taraftan O çok sevdiği hanımefendi, ‘mazlum, masum, mahzun, mağdur’ annesini memnun etmeye çalışan  erken olmuş bir meyve iken; diğer taraftan oyuncakları  elinden alınmış ve  bu acımasız dünyaya anlam vermeye çalışan haklı-hırçın bir çocukla baş başa kalmıştır.

İşte bu noktada tabiri caizse; canım  annesinin, kendisini dünyaya getirirken çektiği sıkıntılara benzer sıkıntılar, O’nu da  kuşatmış, adını koyamadığı gel-gitler yaşamış; kafasında beliren onca soruya bir ad bulmaya çalışmış ve acılar içinde, sancılar içinde kıvranmış, kıvranmıştır.

Ne zamana kadar?

Yüce Mevlâ’nın kendisi için takdir ettiği zamanın  ikmal olması; senfoninin bitmesi ve Çile’nin tamamlanmasına kadar. Elbette işte, bu çekilenler inananlar ve düşünenler için  bir imtihandır ve 2. Kutlu Dönem için bir alt yapıdır.

Bunlar yaşanmasaydı, -kesindi ki- Ahmet, sadece muhataplarının kuru kuru alkışladığı bir şair olarak kalacak ve asla bir aksiyon, bir dava adamı olamayacaktı!   Ve işte 1934’lere gelindiğinde –ve tabi Allah’ın inayeti ile- O mübarek hazret Abdülhakîm Arvâsî gibi bir İslâm âlimi, bir büyük mutasavvıfla  tanışacak olan Üstadın; bundan sonra bütün dünyası, felsefesi değişecek; ufku ağaracak, bakışı nurlanacak ve bunu bizzat kendisi  ‘bir bayram’ olarak değerlendirecektir…

Bu yüzden işte diyoruz ki :

Birinci dönem; yeni doğacak ufka bir hazırlanış, bir  gebe kalıştır. Birinci dönem, kutlu bir sancı, mübarek bir ağrıdır.

İşte bu yüzden:

Birinci dönem; bir boş veriş değil, bir arayıştır.
Birinci dönem;  bir keyf alış değil, bir ağlayıştır.

İkinci dönem; nefsini öne çıkarış değil, nefsini  sigaya çekiştir.

Birinci dönem, ikinci dönemde; başkasına bırakmadan kendini sorgulayış -hatta tabiri caizse bir aşağılayış- asla bir ‘alkışlayış’ değildir!

İkinci  dönem ise ‘ben yaptım ,ne var, ne olmuş? diye asla bir kafa tutuş olmamış; birinci dönem için hep bir pişmanlık, bir serzeniş pâyesi ile taçlanmıştır. Çünkü, “Vicdan, erdemlilerde ;cüzdan, enselilerdedir.”

İşte bu nedenlerdendir ki birinci dönemi en iyi sembolize eden ‘Kaldırımlar (1927)dır; ikinci dönemi en iyi sembolize eden de ‘Sakarya Türküsü (1948)’dür diyoruz. Devam ederek, yine diyebiliriz ki:

Kaldırımlar, bir  avuttur ; Sakarya, bir ağıttır.

Kaldırımlar, bir ağlayış ; Sakarya, bir sorgulayıştır.

Kaldırımlar, karanlıklarda sürükleniş ;
Sakarya, aydınlığa davet ediştir.

Kaldırımlar, bir ‘ahh!..’ çekiş ; Sakarya, bir  yol  gösteriştir.
Kaldırımlar, ferdi bir çöküş ; Sakarya, milli bir direniştir.

Kaldırımlar, Çaresiz Ahmet’in  ‘sıradan bir günlüğü’ ; Sakarya, bir ‘Üstad  fermanı’dır!

Bize, kuru bir feryat değil; dolu bir ferman bırakan Üstadımızı 110 .Doğum (26 Mayıs 1904)yıldönümünde rahmet ve minnetlerle…

Defter k (hayata ve edebiyata dair ne varsa) 26 Mayıs 2104 tarihli nüshasından alınmıştır.

kalem_204044(47)

You may also like

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir