ÇAĞRIDAKİ SIR, SEMÂDAKİ NUR

img_37512

     ÇAĞRI’DAKİ  SIR,   SEMÂDAKİ NUR (*)                                                                                                                                                                                                                                                                                                                               Uzaklardan çok uzaklardan gelir ses, ama sanki yanıbaşındadır;
” Hadi sen de, sen de… ” der gibi yakın, bir ana kucağı gibi sıcak’tır “gel”

Dereleri,  gölleri, nehirleri, denizleri;  bağları, bahçeleri, ovaları, bayırları aşıp gelmiştir de,
yumuşak; hem de kadife gibi yumuşak’tır “gel ”
Çiçeğe, böceğe, karaya, havaya,  kuşa, kurda konmuştur da yine katkısız ve katıksız,
yine saf,  yine duru;  bir ana sütü gibi berrak’tır  “gel ”

Çölü,  yeşile;  kini, sevgiye; dikeni, güle çevirmeye bir akit;
düşmanı dost, savaşı barış, geceyi gündüz yapmaya bir vakit`tir “gel”

‘Şer değil hayır, eğri değil doğru, çirkin değil güzel’ demek için bir avdet’tir “gel ”

Mini mini, masum bebeklerin feryatlarını dünyanın öbür ucundan duymak için değil de;
annesinin söylediği ninnilerle, mışıl mışıl uyuyan bebeklerin nefes alışını dinlemek için
bir davet’tir “gel”

Kırmayıp, tamir eden;  bozmayıp yapan;  üzmeyip seven, ayırmayıp birleştiren,
ney sesiyle harmanlanmış bir yalvarış, ‘bir yakarış’tır “gel”

Gence,  ihtiyara;  kadına,  erkeğe;  beyaza, zenciye;  sünniye, aleviye;   yahudiye, mecûsiye
bir çağrı’dır  “gel ”

……………………………………………………….

Ya Konya, Ya Konya Ne durumdadır ?…

Mevlâna’sını bağrına basan Konya 17 Aralık`ta, kendisini deyip gelenleri de
bağrına basmaya hazır beklemededir…

Konya artık, Mevlâna`sının ” Ne olursan ol, gel!.. ” çağrısına kulak verenlerin mekânı;
“Gez dünyayı,  gör Konya`yı ” davetine icabet edenlerin diyarıdır…

Umutsuzluk  kapılarını açar olmuştur  artık bütün anahtarlar,
kıvrım kıvrım bütün yollar da,  Konya`ya çıkar olmuştur artık…

Oluklar artık burada çift değil, tek akar olmuş;  kir değil, nur saçar olmuştur bütün çeşmeler…

Öyleyse  an,  işte  bu ‘an!’
‘800 (**)musluklu  çeşme’ den  testileri doldurduğun an, işte o an, işte o zaman!..

Çişil çişil yağan mağfiret yağmurlarıyla toprak mis gibi, hava kırılıp yumaşamış;
dikenler yok olmuş, sevgi tomurcukları açmış, gönül meyveleri olgunlaşmaya
başlamıştır artık.

Konya  tılsımlı bir şehirdir artık…
Mâna iklimine girmiş, uhrevî bir havada hûşû içindedir…
Rahmet yüklüdür  her köşesi,  vecd ile bin secde etmekte her taşı;
hikmet doludur her seccadesi, her bir nakışı…
Nasılsa mezar taşı (sikke) başta;  kefen de (tennure) hazır, üsttedir…
Hatta hırka yani  öz, yani  kara toprak, yani en sadık yâr dahi her an hazır, huzurda beklemededir…

İşte şimdi Konya  sırlarla süslü,  gizemli ve çok  güzel, erdemli ve çok özel  bir şehirdir artık…
Öyleyse sırları bir bir çözme zamanı, vuslata erme vaktidir artık

Olanca samimiyet ve içtenlikle dil ikrarda, kalp tasdikte Allah`a gitme vaktidir artık…
Baş dönmeden, göz kararmadan  Allah(c.c.)`a varma zamanı,  Allah’a vasıl olma vaktidir artık…

Allah`tan gelinmiş ve yine Allah’a gidilecek,  “rücû” edilerek, aslına dönülecektir artık…

……………………………………………………….
Buyrun haydi   Semâ’ya…
Buyrun  efendim haydi Hû’ya…
Haydi  mirim buyrun semâya…
Semâ… adını göklerden alan Semâ…
Olsa da yukarılarda, ‘yukardan bakma’yan Semâ…

Seninle hem  ayaklar yerde,  toprak’ta; hem   gözler gökte, gönül Hakk’tadır değil mi Semâ?..
“Öyleyse sağ el yukarda,  sol el biraz aşağıda olmalı;
sağla sol özdeşleşirken yukarı ile aşağı bütünleşsin!” değil mi semâ?..

“Sağ el, Hakk’a doğru açık;  isteyen,  yalvaran, yakaran;
Sol el, halka doğru açık; ektiğini biçen, aldığını veren, hissesini dağıtan!” olsun değil mi semâ?..
Böyledir aslolan,  böyle ister Yaradan…
Böyledir  yakışık alan: Ne kadar çok  vermişse sana  Yaradan;  o kadar çok pay etmeli  insan-ı kâmil olan!..
Budur insaniyet, budur hikmet, budur hakkaniyet!..
Budur “canlar canını buldum,  kovanım yağma olsun” diyebilmek değil mi Yunus Emre’m Pîrim?..

…………..

Sonra parmaklar üzerinde ağır ağır dönüş, toprağa bir yumuşakça dokunuş…

Bu ağır ağır  dönüş  Ve bir /den  bir /e perde perde yükseliş;
ne bir dansta, ne de bir musikidedir….
Bu, ağır ağır dönüş ve bu  perde perde yükseliş sadece semadadır…

Bu dönüş, mânâ ikliminde yoğrulan mayanın aşk iksiriyle kabarması, coşması;
Allah(c.c.) aşkı’nın  ateşiyle gönlün yanıp tutuşması’dır.

Bu dönüş, tutaşan gönüllere ilaç;  dizlere derman’dır.
Bu dönüş,  diyarlarda değil,  gönüllerde yansıma’dır.

Bu dönüş,  yokluk`tan;  varlık`a dönmedir.
Bu dönüş,  çokluk’tan;  birlik’e dönmedir…
Bu dönüş:
Şeb-i arus`ta,  vuslat `ı  arama;   vuslat`ta   şeb-i arus`u  bulmadır.
Bu dönüş Vahdet’e  Vasıl olma’dır….
……………………………………………………

17  Aralıklarda,  şafaklarla birlikte semâya bakanlar sürü sürü kuşun, süzüle süzüle uçtuğunu görürler.
Mevlâna Diyarı’ndan göğe yükselen kuşların kanat şakırtıları, uzaklardan çook uzaklardan duyulur…
Kış ortasında hava sıcak,  hava yumuşak, hava berrak`tır.

Çağrı`daki Sır” çözülmüş;  “Semâdan ‘çişil çişil’ Nur” yağmadadır…}
……………………………………………………………………………………………….
Dipnot:
(*) Yeni güncellemesi ile   (**)Mevlâna Hazretleri’nin 800. Doğum Yıldönümü idi 2007 ve
Unesco( Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) bu yılı “Mevlâna Yılı” ilân etmişti..

Not: Bu makale, Poetik Haber.Net’ten alınmıştır.20.12.2016

Continue Reading

Göçükten ‘Göklere’ Göçtüler…

Göçükten  ‘Göklere’ Göçtüler…

semra meral-Anneler Günü Sonrası’nda-

Semra Meral

Her anneler günü sonrası ; öncesinde yaşadığım duygusallığım ve  o gün yaşadığım heyecanımla,  çarpışır bulurum ıstırabımı…

Annesi hayatta olmak, O’na bir vesile ile, bir kere daha, on kere, yüz kere binlerce kere sevdiğini söylemek; O’nun tekrar tekrar eline, ayağına sarılmak fırsatların en güzeli…

Evlâtları olmak, onların seni çokk sevdiğini görmek ; seni memnun etmek için çırpınıp durduklarını -fark ettirmeden- seyretmek  nimetlerin en güzeli…
Evet:
Dün, anneler günüydü…
Dün, evlâtlar günüydü…
Koparmak  mümkün mü ki bu iki güzel gülü?!..

O yüzden güller ‘dün’ daha bi güleçti…
Laleler daha çeşit çeşit; daha bi renk renkti…
Papatyalar hep seviyor ; şebboylar  ‘çocuk’ gibi şendi..
Guzmanyalar daha canlı, barış çiçeği heyecanlı;
Fesleğenler süslü, begonyalar  çokk mutluydu!..

Beyaz gelincikler naif mi naif, kırmızı gelincikler ‘hür mü hür’;
Karanfiller, o kadir bilir ellerde ‘dün’daha beyaz ; daha  kırmızıydı!..

Çocuklar
“Çiçek derdi /Yollarına serdi/
Sevgi dolu türkülerle/ Annelerine verdi./”

Peki…
Ya veremeyenler?!..
Ya alamayanlar?!..
Ya kanadı kırık kuşlar?!..

Ya; annesini hiç koklayamamış, koklamaya doyamamış anasızlar?!..

Ya; çocuğunu sarıp sarmalayamamış analar, bacılar?!..

Ya kocaman olsa da yüreği –hâlâ- çocuk kalmış büyükler?!

Ya arka sokaklarda  emziksiz  büyümüş tinerciler?!..

Ya, köprü altına sığınmış kimsesiz, şefkat yoksunu çaresizler ;

Ya harabeleri mekân tutmuş yuvasızlar?

Ya sol yanı ‘dün’ daha çok acıyan; dün, yüreğine daha çok kan      damlayanlar?!..”
diye yazmaya devam ediyordum ki ;
göçükten gelen çığlıklarla,  sol yanı yaralılarımızın yarasına tuz basılırken; baretlerden yüzümüze çarpan kıvılcımlarla ciğerlerimiz yandı…}

{..devamında, daha bir aşağıdakileri söylemeden:
Eli kömür karası, alnı pâk madenciler; göçükten, ‘göklere’ göçtüler
Biz nasıl güleriz; yanarken Soma’nın bağrı,ağlarken ‘ana ve çocuklar”(*) 
dememek  mümkün müydü?..}

İşte o yüzden çiğdemler çok kırılmış bize..
İşte o yüzden  menekşeler  boynun bükmüş  yine…

Sümbüller; işte o yüzden susmuş, konuşmayacaklarmış bizimle..

Nilüferler ; işte o yüzden saklanmışlar suya ; görünmeyeceklermiş uzunca  bir süre…

İyice eğilmişler yere ;erguvanlar bakmayacaklarmış yüzümüze…

Çok kızmış ve mahzunlaşmış leylaklar; açmayacaklarmış daha…

Fesleğenler toprağa değilse de, çok darılmış saksısına…

Kardelenler; çokk gönüllenmiş ve küsmüşler bize, yeniden gömülmüşler  dağ başlarındaki  karlarına…

Fısıldaşıp anlaşmış nergisler; vermeyeceklermiş şemsiyelerini, karda borda –bile- bize…
Sararıp solmuş  sardunyalar  saksılarında…
Sarıp sarmalayamıyorlar diye yavrularını, annelerinin kolları; bundan böyle  artık sarmaşıklar da sarmayacakmış bahçelerimizi…
……………
“Dün anneler günüydü. Aslında her gün anneler günü değil mi?..”
diyecektim…”
{ diyecektim…diyemiyorum…diyemiyoruz milletçe..Çok üzgünüz…
Sadece:

“Elinin karasıyla, ısınıyor ocağım
Isınan çocuğumla, dolu dolu kucağım 

Işıtırken baretin, zifiri karanlığı
Seni nurlar’la an(r)ıyor, dört köşe bucağım”(*)}
 

diyebiliyorumdevam edemiyorum…
Yüreğimiz yanıyor, Ülkemiz yasta…Türkiye, şehitleri için hem ağlıyor, hem;

“Kömürler ocakta yansın; Ocaklar yanmasın Allah’ım!..(*) diye dövünerek dualar ediyor…
Maden şehitlerimizin sayısı 19 Mayıs itibari ile 301 oldu..
“Bayram gelmiş neyimize!..” demiyor;
“Kazıldı zihnimize / Soma hep aklımızda;

‘Niyazımız’la Rahman’a /‘Bayramlar bayram ola.’(**)
diyoruz…                                                                   

Hepimiz çokk acılıyız ve doluyuz…
Her zamankinden çok birlik ve beraberlik ruhu içinde yaraları sarmak ihtiyacında ve zorundayız…Zirâ:

“Yanarken madencimiz ,ahh yandı ciğerimiz!
Ve dondu yüreğimiz, çıkarken Ahmet’imiz…
‘Kömürü beyaz oldu’da, Soma madeninin;
Nasıl  buz tutmasın, o kırmızı  güllerimiz?..(*)”

Evet, ateş;elbet daha çok yakıyor ‘düştüğü yer’i
Lâkin, Yüce bir Rabbimiz var gören, buz tutan güller’i…

Ya RABB!.. Sabırlar bahşet, merhametinle kuşat yine…

Semra Meral

———————————————————————————————-
(*) Semra Meral
(**)Abdurrahim Karakoç

 

Continue Reading

BİR  DERGİDEN…BİR DERYA’YA…

                                                        Semra Meral

18

[ “Öğretmensiz  birer  okul,  ustasız birer atölye’dir  bizim dergiler,  dergilerimiz…
Elektriksiz birer ışık kaynağı,  ayaksız  birer  kültür elçisi’dir bizim dergiler,  dergilerimiz…
‘İmzası çok’  birer  sanat eseri,   ‘parası yok’  birer dayanışma merkezi’dir  bizim  dergiler, dergilerimiz…
Ebedî değil, –hatta belki çok kısa  ömürlü—ama  ‘ edebî  birer edebiyat  ekolü’dür
bizim dergiler, dergilerimiz…”s.m.] deriz demesine de;

bir düşünür’ce tasavvur edilmiş,
Meriç ‘Cemil’ce cem edilmiş,  bir darb-ı mesel gibi kabul görmüş
“Dergiler, hür tefekkürün kaleleridir…” söylemi kadar;  etkin ve keskin bir tarife ulaşabilir mi
ki  kelâmımız?..

Ve de,  ne dergilerimizin  edebiyatımızdaki  ehemmiyetlerini  anlatmakla bitirebilir;
ne de dergilerin tatlı (!) dertlerini  sıralamakla bitirebilir miyiz ki?!..
Biz en iyisi şimdilik –zamanıdır da üstelik—‘Bir  Dergimiz’de  duralım…
Ve o dergideki bir yazımızla;  bu sefer Konya’ya,  Mevlâna’ya  Ve dee 17 Aralık’a gidelim…
Gidelim,  gidelim ki;
semadaki rahmet’e  dahil,

Şeb-i Arus’taki  hikmet’e  vakıf  olalım  inş’Allah,   biz de!..

………………………………………..
Toşayad yani Tokat Şairler ve yazarlar Derneği’nin bir yayın organı olarak
10.yılını;  38. sayısıyla kutlayan ‘KÜMBET’ kapağında:
“T.C. Kültür ve Turizm  Bakanlığı Dergimizin Abonesidir.” ibaresine yer vermekte…

Yılda dört defa ama dört dörtlük bir gayretle  seslenirken Tokat’tan;
kendisini bir  ‘eğitim, kültür, sanat ve edebiyat’ dergisi olarak ifade eder…
Zaman zaman  ebediyete göç eden  özel ve güzel şahsiyetler için özel dosyalar
hazırlarken Kümbet’imiz,  çoğu  zaman da;  eldeki değerler uçup gitmeden sahip çıkmak için
düzenlediği  toplantıların yansımasını aktarır sayfalarına…


Ki işte bu özel dosyalardan biri de, “2007 Dünya Mevlâna Yılı” oluşu nedeniyle hazırlanan ‘Hz.Mevlâna’ dosyası idi ki, biz de bu deryaya bir damla bırakabilme umudu ile aşağıdaki yazımızı hürmet ve muhabbetlerle uğurlamıştık   dergimiz’e…

{ ÇAĞRI’DAKİ  SIR,   SEMÂDAKİ NUR (*)

Uzaklardan çok uzaklardan gelir ses, ama sanki yanıbaşındadır;
” Hadi sen de, sen de… ” der gibi yakın, bir ana kucağı gibi sıcak’tır “gel”

Dereleri,  gölleri, nehirleri, denizleri;  bağları, bahçeleri, ovaları, bayırları aşıp gelmiştir de,
yumuşak; hem de kadife gibi yumuşak’tır “gel ”
Çiçeğe, böceğe, karaya, havaya,  kuşa, kurda konmuştur da yine katkısız ve katıksız,
yine saf,  yine duru;  bir ana sütü gibi berrak’tır  “gel ”

Çölü,  yeşile;  kini, sevgiye; dikeni, güle çevirmeye bir akit;
düşmanı dost, savaşı barış, geceyi gündüz yapmaya bir vakit`tir “gel”

‘Şer değil hayır, eğri değil doğru, çirkin değil güzel’ demek için bir avdet’tir “gel ”

Mini mini, masum bebeklerin feryatlarını dünyanın öbür ucundan duymak için değil de;
annesinin söylediği ninnilerle, mışıl mışıl uyuyan bebeklerin nefes alışını dinlemek için
bir davet’tir “gel”

Kırmayıp, tamir eden;  bozmayıp yapan;  üzmeyip seven, ayırmayıp birleştiren,
ney sesiyle harmanlanmış bir yalvarış, ‘bir yakarış’tır “gel”

Gence,  ihtiyara;  kadına,  erkeğe;  beyaza, zenciye;  sünniye, aleviye;   yahudiye, mecûsiye
bir çağrı’dır  “gel ”

……………………………………………………….

Ya Konya, Ya Konya Ne durumdadır ?…

Mevlâna’sını bağrına basan Konya 17 Aralık`ta, kendisini deyip gelenleri de
bağrına basmaya hazır beklemededir…

Konya artık, Mevlâna`sının ” Ne olursan ol, gel!.. ” çağrısına kulak verenlerin mekânı;
“Gez dünyayı,  gör Konya`yı ” davetine icabet edenlerin diyarıdır…

Umutsuzluk  kapılarını açar olmuştur  artık bütün anahtarlar,
kıvrım kıvrım bütün yollar da,  Konya`ya çıkar olmuştur artık…

Oluklar artık burada çift değil, tek akar olmuş;  kir değil, nur saçar olmuştur bütün çeşmeler…

Öyleyse  an,  işte  bu ‘an!’
‘800 (**)musluklu  çeşme’ den  testileri doldurduğun an, işte o an, işte o zaman!..

Çişil çişil yağan mağfiret yağmurlarıyla toprak mis gibi, hava kırılıp yumaşamış;
dikenler yok olmuş, sevgi tomurcukları açmış, gönül meyveleri olgunlaşmaya
başlamıştır artık.

Konya  tılsımlı bir şehirdir artık…
Mâna iklimine girmiş, uhrevî bir havada hûşû içindedir…
Rahmet yüklüdür  her köşesi,  vecd ile bin secde etmekte her taşı;
hikmet doludur her seccadesi, her bir nakışı…
Nasılsa mezar taşı (sikke) başta;  kefen de (tennure) hazır, üsttedir…
Hatta hırka yani  öz, yani  kara toprak, yani en sadık yâr dahi her an hazır, huzurda beklemededir…

İşte şimdi Konya  sırlarla süslü,  gizemli ve çok  güzel, erdemli ve çok özel  bir şehirdir artık…
Öyleyse sırları bir bir çözme zamanı, vuslata erme vaktidir artık

Olanca samimiyet ve içtenlikle dil ikrarda, kalp tasdikte Allah`a gitme vaktidir artık…
Baş dönmeden, göz kararmadan  Allah(c.c.)`a varma zamanı,  Allah’a vasıl olma vaktidir artık…

Allah`tan gelinmiş ve yine Allah’a gidilecek,  “rücû” edilerek, aslına dönülecektir artık…

……………………………………………………….
Buyrun haydi   Semâ’ya…
Buyrun  efendim haydi Hû’ya…
Haydi  mirim buyrun semâya…
Semâ… adını göklerden alan Semâ…
Olsa da yukarılarda, ‘yukardan bakma’yan Semâ…

Seninle hem  ayaklar yerde,  toprak’ta; hem   gözler gökte, gönül Hakk’tadır değil mi Semâ?..
“Öyleyse sağ el yukarda,  sol el biraz aşağıda olmalı;
sağla sol özdeşleşirken yukarı ile aşağı bütünleşsin!” değil mi semâ?..

“Sağ el, Hakk’a doğru açık;  isteyen,  yalvaran, yakaran;
Sol el, halka doğru açık; ektiğini biçen, aldığını veren, hissesini dağıtan!” olsun değil mi semâ?..
Böyledir aslolan,  böyle ister Yaradan…
Böyledir  yakışık alan: Ne kadar çok  vermişse sana  Yaradan;  o kadar çok pay etmeli  insan-ı kâmil olan!..
Budur insaniyet, budur hikmet, budur hakkaniyet!..
Budur “canlar canını buldum,  kovanım yağma olsun” diyebilmek değil mi Yunus Emre’m Pîrim?..

…………..

Sonra parmaklar üzerinde ağır ağır dönüş, toprağa bir yumuşakça dokunuş…

Bu ağır ağır  dönüş  Ve bir /den  bir /e perde perde yükseliş;
ne bir dansta, ne de bir musikidedir….
Bu, ağır ağır dönüş ve bu  perde perde yükseliş sadece semadadır…

Bu dönüş, mânâ ikliminde yoğrulan mayanın aşk iksiriyle kabarması, coşması;
Allah(c.c.) aşkı’nın  ateşiyle gönlün yanıp tutuşması’dır.

Bu dönüş, tutaşan gönüllere ilaç;  dizlere derman’dır.
Bu dönüş,  diyarlarda değil,  gönüllerde yansıma’dır.

Bu dönüş,  yokluk`tan;  varlık`a dönmedir.
Bu dönüş,  çokluk’tan;  birlik’e dönmedir…
Bu dönüş:
Şeb-i arus`ta,  vuslat `ı  arama;   vuslat`ta   şeb-i arus`u  bulmadır.
Bu dönüş Vahdet’e  Vasıl olma’dır….
……………………………………………………

17  Aralıklarda,  şafaklarla birlikte semâya bakanlar sürü sürü kuşun, süzüle süzüle uçtuğunu görürler.
Mevlâna Diyarı’ndan göğe yükselen kuşların kanat şakırtıları, uzaklardan çook uzaklardan duyulur…
Kış ortasında hava sıcak,  hava yumuşak, hava berrak`tır.

Çağrı`daki Sır” çözülmüş;  “Semâdan ‘çişil çişil’ Nur” yağmadadır…}
……………………………………………………………………………………………….
Dipnot:
(*) Yeni güncellemesi ile   (**)Mevlâna Hazretleri’nin 800. Doğum Yıldönümü idi 2007 ve
Unesco( Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) bu yılı “Mevlâna Yılı” ilân etmişti..

Not: Bu makale, Poetik Haber.Net’ten alınmıştır.20.12.2015

Continue Reading